Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Dün akşam Doğa kendi tabiriyle “yoga halısı”nı yere serdi ve barbie bebeklerine yoga yaptırdı. Yoga sohbetimiz yemek sırasında başladı. Her gün klasik sorusu bana, “Naptın bakalım anne bugün yogada sen yeni birşey öğrendin mi?” diye başladık. Ben kendi öğrendiklerimi anlattım o da ağaç pozunu öğrenmiş onu anlattı. Ama barbie yogasında koptum tabiii. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim; Diyalog aynen şöyleydi;
-Hadi barbie aç bacaklarını iki yana kaldır popişini, hadi anne sen de aynısını yapıcaksın
-Ama bunu nasıl yaparım canım neyse yapabildiğim kadar açıyım bacaklarımı bari. Ne duruşu bu?
-Ruj duruşu bu! Barbielere özel bi duruş
-Öyle bir okul hayal ederdim ki anne her yer oyuncak olsun. (Konu birden buraya atladı:))
-Nasıl yani?
-Yani masa sandalye bile olmasın. Yolga halıları bile yumuşak oyuncaklardan yapılmış olsun.
-Eee güzel olurdu gerçekten de:)
-Şimdi izle beni anne yeni jimnastik hareketlerime bak.
-Tamam bakıyorum.
-Ne bakıyosun yapsana aynılarını.

Buyrun yukarıda benim yapmam beklenen ruj duruşu:)) Biraz fazla müstehcen oldu ama napalım barbie yogası böyle çıplak yapılıyomuş:)
Yogadan jimnastiğe, jimnastikten dansa geçtik, sonra da top oynadık:) Çocukla oynamak kadar insanı tazeleyen, şifalandıran başka birşey yok. Sınırsız yaratıcılık, hayal gücü onlarda. Açalım kalbimizi onlara yaratmayı öğretsinler bize de, isteklerimizi, hayallarimizi pozitif titreşimde tutup pozitifi nasıl kendimize çekeceğimizi öğrenebiliriz onlardan rahatlıkla. Böylece hem de kendi çocukluğumuzu hatırlar yaratıcılığımızı nerelerde baltaladığımızı hatırlarız. Herşeyi bir yana bırakın ve onlarla oyun oynayın. Kendiniz ve onun için en güzel hediye bana göre…

Çok özel bir misafirimiz vardı bugün. Doğa’ya sabah okula giderken söyledim geleceğini. Kim olduğunu sordu merakla. ”Kedileri çok seviyor ve bir de çocuk yogası öğretiyor” dedim. Heyecanla bekledim saatin 5′i geçmesini ve kapının çalmasını. Hiç mi yabancılık çekmez insan hiç mi yeni tanışma sessizlikleri olmaz… Hiçbiri olmadı bunların. Yıllardır tanışıyormuşcasına sıcacık bir sohbet ki büyük bir bölümü Doğa ile birlikte. Çok iyi anlaştılar Doğa ile, çok sevdiler birbirlerini. Biliyordum böyle olacağını…
O kadar yorgunum ki şu an ekrana gözlerimi kısarak bakıyorum. Sadece bu güzel detayları buraya not düşmek için açtım bilgisayarımı. Oysa ki daha ne çok şey yazabilirim onunla ilgili… Ama siz zaten biliyor, tanıyorsunuz onu.
İyi ki geldin Brajeshwari İstanbul’a… Hoşgeldin tekrar!

Sabah kahvaltı ediyoruz. Bir yandan televizyon açık. Jojo diye bir kanal var Doğa’nın son zamanlarda izlediği. En çok da Gormiti’yi seviyor ve izliyor son 1 yıldır. “Yeni birşey başladı onu izlemek istiyorum” dedi. “Tamam, birlikte izleyelim” dedim çünkü pek bir aksiyonlu bu kanal. Gormiti örneğin 5 elementi ve bu elementin lordlarını anlatıyor. Her ne kadar şiddet içeriyor gibi görünse de felsefesi hoşuma gidiyor, izliyorum ben de severek.
Yeni çizgi film başladı, heyecanla çevirdim yüzümü televizyona ne acaba diye. Dinasour King’ miş ismi. Ama bunlara çizgi film falan denmez! İzlediğimiz şey her neyse orada geçen diyalog şöyleydi, yani üşenmedim not aldım evet:)
Bir keşiş ve ruh korsanı (evet karakterler böyle yanlış okumadınız) konuşuyorlar. Ruh korsanı keşişin gücünü ele geçirmeye çalışıyor;
Keşiş: Kendimi çok kötü hissediyorum, çok korkuyorum.
Ruh Korsanı: Dramaya kaçma!
Keşiş: Biliyor musun senin auran hayatımda gördüğüm en güçlü aura!
Sonra 4 çocuk geliyor, ceplerinden kartlar çıkartıp atıyorlar ortaya birden dinazorlar çıkıyor ve keşişi ruh korsanından kurtarıyorlar. Ama keşiş ağlıyor bir yandan “Neden beni kurtardınız, ben onu olduğu gibi kabul ederdim” diyor. Çocuklar da gülümsüyor ve “sana bunu anlatmamız çok zor” diyorlar. Keşişin ametist kolyesi, ki bu kozmosun taşıymış ağaca takılı kalmış, çocuklardan biri onu almaya çalışıyor falan….böyle devam etti. Bakugan gibi bir konusu var aslında.
Bir yandan kahvaltı boğazıma dizilmiş, bir yandan not almaya çalışıyorum. Doğa ilgiyle izlerken dayanamadım, “Sen burada olanları anlıyor musun? Yani keşiş falan ne demek sence?” deme gafletinde bulundum.
Yanıtımı aldım; “Eeee Türkçe konuşuyorlar görmüyor musun?”
Tamam dedim içimden, yutkundum ve sustum. Seni olduğun gibi kabul ediyor ve seviyorum:) Bir yandan Gormiti izlemene, tamir aletleriyle, roketlerle oynamana bir yandan da tacını, küpelerini takıp kokoş kokoş gezmene saygı duyuyorum. Dengeni bul, sen de ayarlan biran önce sağ beyin sol beyin demek istiyorsun bana ya işte anlıyorum artık. Boşuna yogaya vermedim kendimi. Eee bütün çabam sana yetişebilmek canım:)


Bugün oyun oynarlarken Rana Doğa’ya şöyle dedi; “Büyüyünce senin veteriner dükkanın benim kostüm dükkanımın karşısında olur. Hem de dışarı yemeğe çıkarız buluşup”. Doğa da, “Harika fikir Ranacım” dedi. İşte hayallerimiz, bilinçaltımız böyleydi bizlerin de. Bu kadar netti herşey, olduğu gibi. Ne oldu da bozuldu? Ailevi etkenler, sosyal çevre, okul ve diğer dış etkenler tabiki… ve de bir süre sonra da kendi kendimizi bozduk. Kendimize inanmaz olduk ve işte o noktada yaratmayı durdurduk. Rüyalarımızı bile erteledik, rüya göremez olduk. Ta ki hayatımızda hep terslikler üstüste gelene, nefes almayı bile unutmuş olduğumuzu fark edene kadar.
Bende böyle olmuştu yıllar önce. 6 yıl kadar önceydi, uzun bir ilişkimi yeni bitirmiştim, kendim isteyerek, pek de hoş olmayan bir şekilde. Sabahları bildiğiniz kusarak uyanıyordum, berbat bir şekilde işe gidiyordum. Öyle bir noktadaydım ki hiçbir şeyin önemi kalmamıştı hayatta artık. Kendimi suçlamanın da ötesinde sürekli hayatımda aynı şeylerin tekrar ediyor oluşuna lanet okuyordum. Derken bir gün bir yerde Elif’e rastladım. Şimdi çok yakın dostum olan bu insanla o gün karşılaşmam bugün, şimdi, şu an burada olmamı sağladı. “An” da kalabilmeyi öğrenmek için birçok method, öğreti ile tanıştım ki bunların çocuğunu buradan da anlatıyorum. Kendimi sevdiğim her yeni gün yeni bir mucize girdi hayatıma, kendimi onayladığım her an yeni bir adım attım, yeniyi kucakladım. Serdar ve Doğa da bunların sonucuydu…
Geçmişe artık sevgiyle bakabiliyorum ve baktıkça şükrediyorum her anını doya doya iyi ki yaşamaşım, herşeyiyle. Bunları neden yazdım? Bugün Doğa ve Rana’nın oyunlarını izlemek çok duygulandırdı beni, farklı yerlere aldı götürdü. Bizlerin de kendimizin yarattığı bir oyunun içinde olduğumuzu bir defa daha fark ettim. Nasıl bir oyun yaratacağımız tamamen bizim elimizde. Esra yazmıştı ya Inception ile ilgili; Yarat ve Oyna!
Bu arada geçen akşam ben de gittim Inception’a. Ne zamandır yalnız başıma sinemaya gitmedim ama bu filme yalnız gitmek kısmet oldu. Filmden çıkınca istediğim tek şey, yüzüme çarpan rüzgarla birlikte alabildiğine yürümek oldu. Sanırım 1 saati geçkin yürümüşüm öyle, Serdar arayana kadar:) Toplantısının bittiğini gelip beni alabileceğini söylüyordu telefonda. Ben oracıktaki bir banka oturuverdim sadece beklemek için, geldiğinde beni bankta oturur bulunca çok güldü tabii. Dırdır bütün gece filmi anlattım durdum, üstelik uykumuz da kaçtı bir de üstüne:)
Neydi beni filmde bu kadar etkileyen hemen söylüyorum; Zihnimiz daha güzel anlatılamazdı! Geçmiş anılarımızın izleri, korkularımız, aynalarımız bu kadar güzel tarif edilemez, tasarlanamazdı. Her birimiz yapıyoruz aslında o filmde yapılanları, o aletlere bağlanmaksızın. Filmi izleyenlerler anlayacaklar ne demek istediğimi, bir düşünün bakın, düşüncenizle olumlu ya da olumsuz neler yaratabileceğinizi ya da bugüne kadar yarattıklarınızı. Alt bilinçler ise tam bir görsel şölendi yine. Hep söylüyorum yine de söyleyeceğim, bu film de vesile olsun, bilinçaltınızla oynamayın, oynatmayın. Spiritüel cambazlardan uzak durun!

Hem eğlenceli hem keyifli bir gezi yaptık bugün pisimle. Ona keşif bana da eski dostumu görme günüydü. Hem çocuklar tanıştı eğlendi hem de biz hasret giderdik. Henüz Ayşe hamileyken “Onun adı Mehmet” demişti Doğa. Anlayamadık biz de o günden beri ama kabul ettik “sen öyle söyle” dedik. Halbuki ne Mehmet adında tanıdığımız biri var ne de kitaplarımızda, izlediğimiz çizgi filmlerde, hiçbir yerde yok bu isimde bir karakter. Hayır zamanla ben de benimsedim bu ismi baktım Ali’ye ben de Mehmet diyorum bugün. Herşeyiyle kayda değer bir gündü, en kısa zamanda tekrarlamak gerek. Fotoda Ali’yi pusetinde gezdirirken;
Giderken vapurla Beşiktaş’a geçtik. Ama her vapura bindiğimizde de nasıl tuvaleti gelir ve her defasında da eski tip vapura rastlarız. Rahatça bir denizi seyretme durumumuz olamaz. İlla ki tuvalet arama peşindeyiz. Hatırlıyorum geçen yıl adaya Tanya’lara giderken bile ada vapurunda tuvalet aramıştık. Bugün özellikle evden çıkarken uyardım ve yine aynı sonuç. Ben taktım sanırım bu vapurda tuvalete girme durumuna, bu yüzden sürekli aynı şeyi yaşıyoruz:) Neyse dönüşümüz metrobüsle çok rahat oldu. “Anne bu dünyada ne çok sayı var. Her yer harf her yer sayı” diyerek geldik metrobüste.
