Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Doğa’ kategorisi arşivi

Affedin gitsin

Şu 2-3 haftadır sadece hastalık ve aldığım ölüm haberleri var hayatımda. Garip bir şekilde her gün farklı birinden bir ölüm haberi alıyorum. Duyduklarımın hepsi de kanserden yaşamını yitirmiş. Bir yandan dedemin son derece ağırlaşmış olan kanserli haline üzülürken diğer taraftan dünden beri babamın rahatsızlanması herşeye tuz biber ekti. Ailemizin erkeklerine birşeyler oluyor. Benim yapabildiğim ise, kendimce bildiğim şifa yöntemleriyle onları rahatlatmak ve her anlamda yanlarında olmaya çalışmak.
Doğa’nın halen bana bağımlı olması bu durumu zorlaştırıyor tabii ama olması gereken olması gerektiği gibi akıyor. Akışa müdahele etmek olmuyor. Birşeyleri değiştirmek için kendinizi de yırtsanız yine de su akacağı yolu kendisi bulmayı tercih ediyor. Elinizden geleni yapıyorsunuz gerisi evrende kendiliğinden oluşuyor.
Kanser hastalığının kökeninde derin bir üzüntü, kızgınlık, kırgınlık, nefret yatıyor. Tabiki beslenme alışkanlıkları ve günümüz hayat koşullarının yarattığı stres sonucunda günümüzde grip kadar yayılmış olan bu hastalıktan korunmak istiyorsanız siz siz olun bu duyguları içinizde çok uzun süre barındırmayın. Kızdıklarınızı ve kırgın olduklarınızı ne kadar genç yaşınızda affedebilirseniz yaşlılığınızı o kadar huzur içinde geçirirsiniz.
Ölüm de doğum gibi doğal bir süreç. Bir son değil aslında. Şu da bir gerçek ki ölüme yaklaştıkça annesinin karnından yeni çıkmış bir bebek gibi herşeye muhtaç bir hal alıyor insan. Her şey tekrar başlıyor sanki, yeni baştan…

Zor günler

Doğa bugün 20 aylık oldu. Sanırım bunlar en tatlı zamanları. Fakat bir yandan da bir o kadar zor. Son 2 haftadır resmen huy değiştirdi. Herşeyi red ediyor. Giyinmek, yemek yemek, altını değiştirmek hepsi ayrı bir problem haline geldi. Yemeklerini sorunsuzca yiyen kızım gitti yerine cadının teki geldi. 2 yaş sendromu yaklaştığı için midir yoksa erken mi girdik biz bilmiyorum. Bildiğim tek şey var ki delirmeye az kaldı. Hadi sade yoğurdu zaten uzun süredir geçtik meyveli yoğurtları bayılarak yiyen Doğa şimdi onları yerden yere buruyor. 3 kaşık yoğurt yedirmek büyük bir mücadele gerektiriyor.

Bir de aylardır tanışmasın diye direttiğim Teletubbies girdi sonunda hayatımıza. Her gün dvd’si izleniyor ve de aynı onlar gibi dans ediliyor. 1 haftadır belimde kas sıkışması nedeniyle yatak istirahatı verilen ama yatak değil koltuğa bile oturma fırsatı bulamayan ben de her gün Teletubbies dansı yapmaktan geri kalmıyorum. Bu Teletubbies nedeniyle çok yakında zeka seviyem düşebilir.

Son 2 haftadır Doğa’nın bu agresif, inatçı, herşeye “hayır” diyen halleri beni o kadar bunalttı ve yordu ki hayat ve getirdiği sorumluluklar bir defa daha çok ağır geldi bana. Böyle zamanlarda kaçıp gitmek istiyor insan bazen. Ama o minicik ayaklar var ya mis gibi kokan işte onlar herşeyi değiştiriyor. Uykusunda bile özlüyorsunuz o ayakları. Bir gece arkadaşlarınızla dışarı çıkıp özgürlüğünüzü ilan etseniz hep aklınız evde. Sürekli telefon edip ne yaptığını öğrenmek istiyorsunuz. Blogta ilk yazımda yazmıştım yine tekrarlıyorum; Annelik gerçekten travmatik birşey. Anne ve çocuk olarak, birlikte ve ayrı, özgür olmayı öğrenmek gerek. Bu da başka bir yazının konusu:)
Fotoğraf notu: Oyun grubunda benimle inatlaşıp 6 aylık bebek arkadaşı Evan’ın ana kucağına oturan Doğa

Kadın dediğin hep aynı

Yaz aylarında hemen hemen her günümüzü dışarıda geçirirken kışın iyice kendini gösterdiği bugünlerde çocukla dışarı çıkmak kolay olmuyor. Her ne kadar her gün temiz hava almaları gerekse de çok soğuk havalarda çocukla dışarı çıkmak doğru gelmiyor bana. Bir yandan da kat kat giyin, çocuğu giydir, puseti hazırla…pusete koyarsın oturmak istemez, yürütürsün sağa sola kaçar ya da düşer.
Haftada bir gün toplandığımız bir oyun grubumuz var. Bu grup hem Doğa hem de bana ilaç gibi geldi. Biraz olsun ev yaşantısının monotonluğundan kendimizi kurtarıp sosyalleşmeye başladık. 6 anne ve çocuklarından oluşan oyun grubumuz, İngiliz, Fransız ve Türkler şeklinde pek bir uluslararası ve oldukça eğlenceli bir grup. Her hafta birimizin evinde belli saatlerde toplanıyoruz. Evde oyun grubu oluşturma fikri yazın tesadüfen Gloria Jeans’de kahve içerken tanıştığım Jazz’ın fikriydi aslında. Kendisi bir İngiliz olan ve asıl adı Jaswinder olan Jazz, Fransız eşi ile birlikte İstanbul’a henüz taşınmıştı ve kimseyi tanımıyordu. Şeker mi şeker oğlu Evann ile birlikte Bağdat Caddesi’ni keşfe çıkmışlardı tanıştığımız o gün. Dostluğumuz gün be gün ilerlerken bir de oyun grubuna başladık. Hem Jazz’ın hem benim arkadaşlarım eklenince nefis bir karma oldu grubumuz. En eğlenceli yanı da henüz yeni konuşmaya başlayan minnoşlarımızın birbirlerinin dillerini taklit ederek çıkardıkları komik kelimeler.
Grubun bütün annelerinin en önemli oratak yanı doğumdan sonra işi hayatını bırakmış olmaları. Böyle olunca da konuşacak çok fazla ortak konu oluyor. İngiliz, Fransız ya da hangi milletten olursa olsun kadınların sorunları, sevinçleri, üzüntüleri hep benzer. Kadın hep aynı kadın. Çocuğu için sonsuz fedakarlık yapabilen, bir yandan kariyeri ve evi arasında sıkışıp kalmış, anne olmuş olsa da yine de doğuştan itibaren üzerine yapıştırılmış annelik rolü ile ne yapacağını bilemeyen, duyarlı, hassas, narin ve bir o kadar da güçlü…
Herkes hem çocuğunu kendi büyütüyor olmaktan mutlu ama kendini bir o kadar da eve hapsedilmiş hissediyor. Her ne kadar bu kişisel bir seçim gibi görünse de aslında değil. Şartlar insanı zorunlu kılıyor çoğu zaman.
Çocuklar yuva yaşına gelene kadar oyun grubu düzenli bir şekilde devam edecek. Kimbilir bu 1,5 yıl içerisinde belki bazılarımız sabredemeden iş hayatına geri dönecek, bazılarımız kendi işimizi kuracak, kimimiz de ev hayatına devam edeceğiz. Fakat şu bir gerçek ki çalışan kadının çocuğu her zaman daha rahat sorumluluk alabilen, hayata daha dirençli ve güçlü durabilen bir birey oluyor.
Kadın olmak çok zor…herşeyiyle…

ANNE OLMAK

Küçük mucizem Doğa bugün 1,5 yaşına bastı. Dürüst olmak gerekirse, koskoca 1,5 yıl nasıl da hızlı geçti demek pek de doğru olmaz. Görünürde kısa bir zaman aralığı gibi görünse de doğum sonrası o ilk depresif zamanlar ve ardından gelen heyecan verici her gün bu zaman aralığını daha da uzattı. Şimdi ise evin içinde pıtır pıtır dolaşan bir yer cücesi görmek dünyanın en güzel duygusu olsa gerek.
Annelik aslında travmatik birşeymiş. Böylesine karşılıksız ve koşulsuz bir sevgiyi içinde taşımak bazen çok ağır geliyor insana. Ve de böylesine korkunç bir dünyaya bir çocuk doğurmuş olmak da zaman zaman gereğinden fazla sorumlu hissetiriyor. Bu sorumluluğu taşıyabilmenin tek yolu çoçuğunuzu her koşula dayanabilecek bir şekilde yetiştirmek olsa gerek. Bunu nasıl başaracağımı zaman ve de evren bana gösterecek diye ümit ediyorum. Herşey olması gerektiği gibi olacak…
Şu kısacık annelik deneyimlerimden öğrendiğim en önemli ders, mutlu annenin çocuğunun da mutlu olacağı! Mutlu olmak için ise bir neden gerekmiyor. Her an, her gün yeni bir mucize getirebiliyor hayat bize. Bunu da öğretebilmek gerek sanırım çocuklarımıza. Yoksa bu dünyada, bu kadar fazla seçenek içinde kaybolup gitmeleri çok kolay…her anın, her yeni başlangıcın, elimizdekilerin kıymetini bilerek yaşamayı öğrenmeliler.