Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Ericsson’da çalıştığım günleri düşünüyorum; basın toplantıları öncesi stres, bazın gezileri heyecanı, 6 aylık-1 yıllık planlamalar, sunumlar, bitmek bilmeyen toplantılar, çıkan olumsuz haberler…vs… sonra BTHaber’de her çarşamba gazete bitene kadar ofiste gece yarısına kadar sayfa yaptığımız geceler, haber kovalamaca, manşet stresi…vs…Son iki işim de yoğundu. Hele gazetecilik yaptığım yıllar çok yoğun mesaiye kaldığım, çok sık seyahat ettiğim olurdu. Ama düşündükçe yine aynı yere varıyorum. Doğa’yı büyütmek hepsinden daha zor. Hayattaki en büyük proje çocuk sanırım. Çünkü beklentileriniz tutmuyor bir kere o kesin. Kaldı ki beklenti içinde olmak da hiç doğru birşey değil. Çalışma saatiniz diye birşey yok çünkü 7×24 sorumlusunuz bu işten. Aman bugün de aç kalsın, ya da bugün de uyumasın diyemiyorsunuz. Böyle kene gibi kemiriyor düşüncesi bile adamı. Hele benim gibi evden çalışan bir anneyseniz işiniz daha da zor. Klavyenizin harfleri sürekli kopar, “çekil ben iş yapıcam biraz” diyen biri sizi sandalyenizden iter, sürekli yanınızda “anne gel biraz doktorculuk oynayalım hıh dur seni bi muayene ediyim” diyen bir cadı. Eee bir yandan sosyal hayattan kopmamak, üretmek, kendini geliştirmek gerek – yoksa neden yaşayalım ki – bir yandan bu çocuğun bakıma, ilgiye, emeğe ve en önemlisi sevgiye ihtiyacı var. Çalışan, çalışmayan, evden çalışan her anne için çok zor; Bir insan yetiştirmek, onu hayata hazırlamak çok yürek istiyor. Hele de doğurmadan önce ciddi düşünülmesi gereken birşey bence. Çünkü özellikle ilk 3 yıl ciddi anlamda kendinizden vermeniz gerekiyor. Buna hazır değilseniz ne olur yapmayın.
Bu yazı Doğa ile biraz önce verdiğim öğlen uykusu mücadelemiz sonrasında çıktı hemen. Onu uyutmaya çalışırken bir yandan içimden geçirdim, gerçekten ben hayatta nerede bu kadar zorlanmıştım diye. Yani özellikle bu öğlen uykusu zamanlarında son günlerde sınırlarını zorlamaya başladı. Yoruyor beni çok. Hadi uyumasın bütün gün desem bu defa akşam daha bir çığrından çıkıyor iş, düz duvara tırmanırcasına bir enerji. Kontrol etmek mümkün değil. Her gün diyorum ki kendime”Bırak çocuğu rahat uyumazsa uyumasın gündüz. Ama o gözlerine ovuşturdukça “uykum yok benim” diyişi var ya beni çileden çıkartıyor.
Şu gündüz uykusu meselesinde bir uzlaşma sağlayabilirsek kendisi ile daha ilginç şeyler yazabileceğim ben de umarım…
Hayat annemlerin ve de anneannemlerin zamanlarına göre niye bu kadar zorlaştı hep bunu düşünüyorum bir de bugünlerde…

-hadi Doğa’cım uyku saati.
-uyku saati değillllllllll. yok benim uykum..
-ama uyumazsan büyüyemezsin. öğlen uykumuzu uyuyalım dinlenelim
-dinlenmicemmmmmm.
-çilekle mi ayşe ile mi uyumak istersen seç birini?
yerlerde sürünüp numaradan yere düşmeler
-anne bak çok kötü düştüm kucağına al benii
-tamam hadi gel bakalım
yatağa yatar, ben sandalyede yanında oturmaktayım
-bak şimdi sana bir barney şarkısı söylicemm
ben tepkisiz bir an önce uyusun diye
- Alaaaa muuuu yu la meeeee (I love youu, you love me demek istiyor)
barney şarkısı en az 5 defa söylenir zıplayarak yatakta dans edilir
-doğa uyumanı bekliyorum artık çok sıkıldım burada oturmaktan
-beklemeee
-benim çok uykum geldi o zaman içeri gidiyorum
-dur ben sana bir masal anlatıyım anne. (beni taklit ederek pamuk prenses anlatılır)
-hadi gözlerimizi kapatalım. bak ben sana ali ve ayşe masalını anlatıcam
-tamam
gözler kapanır, 2-3 dk. sonra;
-anne nasıl ben düşmüştüm dedem öpmüştü geçmişti dimiiii
diye kel alaka birşey söylenir
veeeeeeee bu diyalog böyleeeee uzar giderrr
son zamanlarda günün en zor ve de komik bölümü böyle geçiyor bizde. Her gün Doğa’yı öğlen uykusuna yatırmak için verdiğim mücadele işte budur. Sonuç olarak Bodrum’da bırakıp da dönüşte tekrar başladığı öğlen uykuları sanırım yine gitmek üzere….Yani bu demektir ki bu cüceye bütün gün aktivite düşünmek gerekiyor…

Doğa benim üzgün, hasta, kızgın olmama dayanamıyor. Ne zamanki bir yerim acısa, ağrısa ya da sinirli olsam suratıma sırıtarak aynen şöyle diyor: “Mutlu musun anneeee? Mutlusun dimii? Dişlerini göster bakimmm. Gözlerini de aççç”. Bu ilk başlarda çok komik ve eğlenceliydi ama bir yerden sonra şu noktaya geldim; Acaba dünyada herkesin sürekli yani her an mutlu olması gerektiği mesajını mı veriyorum çocuğuma? Ya da hiç kimse hasta olamaz mı?
Bu konuyu ciddi ciddi oturdum düşündüm ve şu sonuca vardım: Hayır tabiki de, sizin bir yeriniz ağırdığında ya da mutsuz olduğunda açıkça ifade edeceksiniz. Ağlasa da üzülse de bu hayatın gerçeği bunu kabul etmeyi öğrenecek.
Şimdi bu durumun üstüne gidip, biraz uygulamalar yapmaya başladım. Örneğin belimde çoğu zaman ciddi ağrılarım oluyor bütün gün Doğa ile yorulmaktan dolayı. Önceden belim ağrıdan kopsa da Doğa ne istese yapan ben şimdi artık “Benim belim ağrıyor annecim sen oynamaya başla ben bakarım” diyip ona atıyorum topu. Anlıyor mu diye soracak olursanız, evet bence harfi harfine anlıyor tabiii ama anlamamazlıktan geliyor. Çoğu zaman mızıldanarak ya da gayet cinlikler düşünerek beni yanına çekmeye çalışıyor. Resmen tiyatro oynuyor karşımda. Bir rolden diğerine bürünüyor birdenbire. Ama nafile ben ısrarla belimin çok ağrıdığını tekrarlıyorum. Bakalım bu konuda ne zaman tam olarak uzlaşma sağlayacağız. Onlarla yanyana iken bile, biz annelerin de özgür zamanları olması gerektiğini bilmeleri gerek ama değil mi? Yoksa kendilerini özgür bırakmayı da öğrenemeyecekler…


