Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






-Doğa okulda hırkanı çıkart olur mu terleyebilirsin.
-Ufff istersem çıkarırım anne.
(O sırada geğirdi)
-miden mi bulandı?
-yok anne yemekleri sindirirken böyle oluyor biliyorsun işte.
-burnun için mendil koyuyorum cebine bak.
-uff anne ya. kuru sümükler mendille çıkmıyor kaç defa söylicemm. onlara ulaşmam için elimi burnuma sokmam gerekiyor. ama sonra elimi yıkıyorum merak etme.

Sabah gün aydınlanırken uyandı. Cama koştu. “Aaaa ay bize görünüyor bu sabah” diyerek sevinç çığlıklarıyla camdan gökyüzünü seyretti bir süre. Pamuk da katıldı bize sonra kuş arkadaşlarına günaydın dedi mırıl mırıl:) Gerçekten de nefis bir gökyüzü vardı bu sabah. Bazen gerçekten yaşama sevincini ay’dan aldığını düşünüyorum. Ay soğuk, buz gibi bir enerji olsa da onda tam tersi bir durum var. Dolunayda doğmasından da olabilir. Ya da bizler gibi tek bir bakış açısına saplanmıyor olmasından olabilir. Belki de ay ona sıcak, sımsıcak. Ne fena değil mi bu kafamızdaki kalıplar? Onlardan bir kurtulabilsek tam da çocuklar gibi özgür olabileceğiz. En basitinden şu fotolardaki gibi çayımızı pipetle içmeyi denesek ya da evde böyle bir çorap ve ayakkabı giysek beynimizin farklı bir noktasını açıp, uyarmış oluruz dimi ama:)
Sonra sabah okula giderken kapıda yaptığımız diyalog yukarıda… Bazen ne kadar boşuna konuşuyorum gibi geliyor, her söylediğime böylesine cevaplar… Önümüzdeki yılları düşündükçe ruhsal olarak daha da güçlenmem gerektiğini hissediyorum.


“Dünya neden oluştu? Neden ama niye oldu ki dünya?”
En çok bu soruyu soruyor bu aralar. Kitaplarımızı karıştırıyor. Okuduklarımızı sorguluyor. Okuma bilmiyor olmasına rağmen kitap arasındaki çizimler en dikkatini çekenler. Kütüphanedeki ezoterik kitapların olduğu bölüme ve Atlantis ile Mısır’a çok ilgili. Aksi gibi de nereyi açsa Atlantis çıkıyor karşısına. Örneğin belgesel izlemek istediğinde açtıkları kanalda babasıyla Atlantis belgeleseline rastlıyor. Bu noktada bilgiyi çok fazla vermek istemeyen biz çözümsüz kalıyoruz ve herşey kendiliğinden oluyor. Bilgi ona geliyor bir şekilde. Neler hatırlıyor sormaya korkuyorum bazen. Geçen gün servisteki büyük sınıflardan bir çocuğa Atlantis’ten bahsetmiş örneğin. Çocuk inanmamış tabii “uyduruyorsun çok öyle birşey” demiş. Ağlamaklı geldi o gün. “Neden kimse inanmıyor bana” diye. Sürekli soruyor “Var mıymış yok muymuş?” Bazı takılarımın Atlantis işaretleri olduğunu söylüyor.
Okumayı öğrendikten sonra kütüphaneyi nasıl kontrol edeceğiz, nasıl bir sınırlandırma getirmeliyiz kara kara onu düşünüyorum bugünlerde. Ayaklarını yere basmak, topraklamak…çoğunlukla yapmaya çalıştığım.
“Sonsuz nedir?”, “Dünyadaki en büyük sayıyı söyle bana” gibi sorularına artık yanıt verirken otomatiğe bağladığımı hissediyorum. Birkaç hafta önce sınıflarındaki bir çocuk “Allah çarpar seni” demiş. Bizimki de demiş ki “yok öyle bişey”. Geldii tabii sorular; “Allah diye bişey var mı”, “Cennet var mı?” Yanıtlamadım. Geçiştirdim konuyu. Çünkü biliyorum ki bir kelime söylesem en az 10 soru soracak. Hazırlanmam gerek bu konuyu konuşmaya hem:)
Hemen arkasından rüyalarında kabuslar gördüğünü söylemeye başladı. Zombieler falan görüyormuş. Tabiki tahmin ettiğim üzere okulda duymuş bunu da. Hep o servisteki büyük abilerin başının altından çıkıyor bunlar. Şimdi kendi kendine bir çözüm buldu. Uyumadan önce düşünüyor. Güzel bir rüya buluyor kendine öyle dalıyor uykuya:) Bayıldım bu çözümüne!!

Dün yeni aldığım simli kalemlerle hemen bunu yaptı. Neymiş bu biliyor musunuz? Atlantis…
Haftalar önce izlediği belgeselden aklında kalmıştır dedim kendime, ne diyim artık…
Hepimize kolay gelsin bugünün çocuklarıyla…

Doğa: Anne ben düşünüyorum da ip cambazı olabilmem için çok çalışmam lazım. Ama trapeze nasıl çıkıcam bi türlü anlamıyorum.
Ben: Hımmm.
Doğa: Evet geçen gün bi rüya gördüm anne. Ben büyümüşüm 30 yaşında falanım. Pamuk da büyümüş bir aslan kadar olmuş. İkimiz birlikte sirkte gösteriye çıkıyorduk.
Ben: Aaaaa.
Doğa: Gazetecilik zevkli mi anne?
Ben: Evet çok zevkli. Hadi gözümüzü kapatalım uyuyalım artık.
Doğa: Ama sen evden yazıyorsun yazılarını ya o kadar zevkli değildir herhalde.
Ben: Yok zevkli yine.
Doğa: Aaaa
Ben: Sen doğmadan önce çok gezerdim Doğa. Hep bavulum kapıda yaşardım. Sonra seninle daha fazla vakit geçirebilmek için böyle yaptım.
Doğa: Canım annem iyi ki yanımdasın.
Ben: Sen okuldayken toplantım olursa gidebiliyorum biliyosun ya.
Doğa: Siz o yazıları nasıl gönderiyosunuz anne anlamıyorum ben?
Ben: Mail atıyoruz dergiye yani internetle gönderiyoruz işte. Hani baban anlatmıştı ya büyük printerların olduğu matbaalar var. Orada basılıyor dergiler. Hadi kapat gözünü artık.
Doğa: Haaa tamam. Anne, benim veteriner dükkanım olunca aslanları bile iyileştiricem.
Ben: Tamam canım. Bak ben kapadım gözümü sen de kapat.
Doğa: Seni çok seviyorum anne.
Ben: Ben de seniiiiiiiiiiii.
Bugün bütün gün dün geceki bu diyaloğumuzu düşündüm. Aslında çocuklarımız bize uykuya dalmadan hemen önce çok önemli mesajlar vermeye çalışıyor. Mesajı alabilmek için sabırlı olmak gerekiyor. Fakat benim gibi ikide bir “hadi gözünü kapa çocum” deseniz de onlar anlatmak istediklerini yine de anlatıyor:) Bazen bu böyle diyalogla olmuyor. Bazen olmadık birşeye ağlayarak, sürekli odasına çağırıp su isteyerek, kaşımanızı ya da masaj yapmanızı isteyerek. Hepsinde bir mesaj var size unutmayın. Yeter ki şifrelerini çözmesini bilelim yavruların. Bir de nasıl da biliyorlar nereden soracaklarını, sizi nereden vuracaklarını. Doğa beni fena vurdu dün gece. Enkaz gibiyim bugün. Düşündüm yine binlerce defa muhakemesini yaptığım, kendimle mücadele ettiğim konularımı bir defa daha. Ve yine dedim ki; İyi ki ne hissediyorsam öyle yapmışım. Çok şükür bugünüme.

Doğa henüz uyudu… Pamuk sinek kovalıyor… Serdar sıkıcı bir iş yemeğinde… Bense günün yorgunluğunun ardından ne yapacağımı şaşırmış halde duruyorum öyle. Tatil modundan zaten halen çıkamamışım aklım beş karış havada. Otel odasının askısında neredeyse Doğa ve benim bütün elbiselerimizi unutmam yetmiyormuş gibi alyansımı kaybettim bugün. Neyse ki onu da annemlerde unutmuşum. Bir unutkanlıktır gidiyor bakalım hayırlısı.
Pamuk biz tatildeyken bunalıma girmiş. Öyle ki benim çalışma odamdaki, ki onun tuvaleti ve maması da aynı odada, perdeyi sökmüş yere indirmiş. Annemler 2 günde bir gelip kontrol etmesine rağmen oldukça sıkkındı döndüğümüz gün. Söylenip durdu bize:) Zaten bizim de kalbimiz acıdı tatilde hep ondaydı aklımız. Hele ben sanki bir çocuğumu burada bırakmışım gibi berbat bir hisle tanıştım. Deli gibi fotolarına baktık hep telefonumdan. Çünkü Doğa kedi gördüğü an başlıyordu mızıklamaya “Pamuk’u özledim” diyerekten. En çok ona kavuşacağız diye sevindik tatilden dönüşümüze. Geldiğimizden beri kucağımızdan inmiyor, pek özleşmişiz.
Doğa ip cambazı olmakta kararlı. Veteriner cambaz yani pardon. Cambaz olduğunda gökyüzüne daha yakın olabileceğini ve uzaylı dostlarıyla daha rahat konuşacağını söylüyor. Bugünlerde yine gündemimizde hep onlar var, canım uzaylılar, seviyoruz sizi:)
Bu gece uyuturken, “anne sen benim için oyuncaklarım kadar önemlisin” dedi. Yedim sonra ben de onu. Kaşıma, sevme, masaj üçlüsünü yaptık ve uyudu. Böyle olsak bizler de birbirimize. Yalansız, yargısız, açıkça söylesek neyse ne. Seviyorum çocukları, herşeyleriyle…
Hayatta sevdiklerinle geçirdiğin an’lardan daha değerli birşey yok sanırım. Ama çocuk anne için sevgiden de öte birşey… Hem çok senden bir parça hem de aslında hiç senin olmayan, olamayacak bir parça. İç yolculuğunun da en güzel aynası…


Hayat olması gerektiği gibi akıyor bugünlerde. Çoğunlukla akşamları yorgunluktan kemiklerim sızlayarak ama bir o kadar da mutlu giriyorum yatağa. Doğa ile her günümüz ayrı bir macera. Bu sabah kendimi şöyle derken yakaladım; “Pamuk bi rahat ver kıza. Doğa sen de bırak fiştikleme hayvanı. Ufff bi didişmeyin iki dakka”. Sürekli yapışıklar evde. Doğa tuvalete girince bile Pamuk banyonun kapısında ağzında topu bekliyor. Bir top oyunudur gidiyor evde olduğumuz zamanlarda. Pamuk her halini bize anlatır oldu, konuştu konuşacak gibi yani. Arada söyleniyor kendi kendine. İsmini biliyor, surat ifademizden bile ne hissettiğimizi, ona ne söylemek istediğimizi anlıyor. Sıcaktan o da bunalıyor tabii, şöyle bazen kucağıma alıp suyun altına sokasım geliyor. Hatta Doğa’yı küvete sokunca alıversek diyorum onu da biraz ferahlasa fena mı olur.
Yazmam gereken 2 keyifli röportaj var ama inanın vakit bulup toparlayıp da yazamadım. İkisi de apayrı konularda birbirinden ilginç hem de. Neyse tatile gitmeden yazma hedefi koydum kendime. Asıl tamamlamam gereken başka birkaç iş var biran önce ama bekliyorlar ne yazık ki. Yaz dönemi böyle, vaktimin büyük kısmı kızıma ait. Geceleri öyle bir yorgunluk çöküyor ki elim kolum kalkmıyor. Bir de Pamuk felaket tüy döküyor mevsimsel olarak. Elektrik süpürgesi yapıştı elime tabii haliyle. Çok abatmamak kaydıyla ara sıra süpürmek gerekiyor evi. Haftada bir gelen kadının yaptığı temizlik hiç mi hiç yeterli olmuyor. Birara daha mı fazla çağırsam kadını dedim ama yok kadından yani evde başka birinden sıkıntı geliyor ya bana vazgeçtim. Çok düşündüm ama sonum budur yani süpürgeden de hiç şikayet etmiyim o halde dimi ama:) Ama en komiği, Pamuk ve Doğa süpürge sesinden nefret ediyorlar, ikisi bir odaya kapatıyor kendini, ben evi süpürürken onlar oyun oynuyor. Ama aşağıdaki fotoda Pamuk perdeyle oyun oynuyor. En sevdiği oyun bu; Perdeye dolanıp yatağa zıplayıp öylece kalmak.

Ha bu arada bir de garip şeyler oluyor bedenime. Yorgunluğa mı vursam, değişim ve dönüşüm döneminde mi bedenimle ruhum desem bilemedim ama olmadık şeyler hissediyorum şu birkaç haftadır. Tansiyonda ciddi düşüşler (zaten düşük tansiyonluyum yapı olarak), cildimde kaşıntılar, kas ağrıları vs.. Bunların içinde beni en zorlayan ani tansiyon düşüşleri oluyor. Birden yere yığılacak gibi oluyorum. Mide bulantısı ile birlikte görüş mesafem falan daralıyor. Neyse, en detaylısından bir check up yaptırdım bu durumların sonucunda. Sonuçların tamamı pazartesi belli olacak ama büyük kısmı çıktı. Herşey normal görünüyor. Pazartesi doktorumla konuşup değerlendireceğim sonuçları bakalım. Tabii ilk yapılacak şey olarak doktora gittim ama kendimle içten içe konuşuyorum da bir yandan neden yarattım bu durumları diye. Hastalıkları da yaratan biziz ya sonuçta, derinlere inmem gerek biraz. Ama gelin görün ki ne yalnız kalacak fırsatım var, ne de içsel bir çalışma yapacak zamanım. Böyle olması gerekiyor o halde kendiliğinden olsun, her ne ise kabul ediyorum. Akışa güveniyorum.
Çok şükür ki her zaman yoga var benim benle, dengede kalmamı sağlayan. Asanaları yapamadığım günlerde düşüncesi bile yeterli olan. İsmimin anlamını gerçek anlamda hissetmemi sağlayan öğreti, iyi ki var.
