Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






Kutu kutu yaşıyoruz bugünlerde. Koli bantı her daim elimizde, bir pisi bantlıyor bir ben. Taşınma fikri düşmüştü ne zamandır zihnimize, sonrasında da gerçek oldu bulduk istediğimiz gibi bir yer, yakında yerleşeceğiz güzelce. Bu da değişim rüzgarlarımızın bir parçası aslında da geldi çattı kışın ortasına, şubat tatiline ve eğitimimin son haftasına denk geldi. “Sabırlı mı olmak istiyordun Özgür buyur sana” dermiş gibi. Çok şükür ki iyiyim ve herşey olması gerektiği gibi. Ufak aksiliklerde hırlaşıyorum yine kendimle halen ama en azından daha sakin kalabiliyorum, bu süreç daha bir güçlendiriyor beni, kendimle ve ailemle olan bağımı.

İyi bir ekip olduk pisimle, çok sıkı çalışıyoruz kutulama konusunda. Sıkılınca soğuk falan dinlemeden atıyoruz kendimizi dışarı, iki soluklanıp geliyoruz yine. Aralarda çay keyfimize diyecek yok. Neyse ki şu evde benimle çay içen biri var artık. Serdar çay ve kahve hiç sevmez. Arada çok nadir kahve içer ama binbir ısrarla bana eşlik etmek için. Şimdi artık bana eşlik etmesi için ısrar etmek de anlamsız gelir oldu. Yani adam sevmiyorsa niye zorluyorsun kadın dimi. Yalnız son günlerin beni en sevindiren olayı Serdar’ın kola içmeyi bırakması. Çaktırmıyorum ama içimden sevinç çığlıkları atıyorum bu duruma. Halbuki karışmamam ve söylenmemem gerekiyordu bu konuda da ona. Serbest bırakmalıydım, kendi iradesi, kendi tercihi çünkü. Ama inanın yapamadım, adeta başının etini yedim kola içtiği için. Noldu peki? Tam da söylenmekten vazgeçtiğim bir anda bıraktı içmeyi. Doğa bile tebrik etti kendisini bu hareketinden dolayı:) Dün akşam sordum “canın istiyor mu” diye, “hayır” dedi ama bilmem artık… Serdar’a az et ye, sağlıklı beslen demeyi, Doğa’ya da terlik giy, yemeğini bitir, tabağında bırakma demeyi bırakmam lazım arkadaşlar. Bunun sonu yok, nereye kadar yani, biri bana dese sürekli bunları fenalık geçiririm. Azalttım ama eskisi gibi değilim, başarabilirim yakında sanırım:)
Taşınmadan nerelere geldi konu, neyse aşağıdaki diyaloglar durumu özetler iyice;
-Doğaaa gel bak birşey söyleyeceğim.
-Geldim anne.
- Halılar olmadığı için yerler çok soğuk. Terliksiz dolaşmıyalım.
-Üff ben de başka birşey söyliceksin sandım. Hep aynı şeyi söyleyip duruyosun
…….
Gloria’da dün masada sipariş veriyoruz
Doğa: Sizde prüfütürül var mı?
2 dk. sonra: Ya anne şimdi pizza yiyince kakaya mı dönüşür çişe mi? Peki mercimek mesela? ( Bu durum ”İsmi Lazım Değilin Doğal Tarihi- Kaka” isimli kitabın bir sonucudur)
Bu kitabı almadıysanız hemen alın çok şey kaçırıyorsunuz. Hem eğlenceli hem de bilgilendirici. Ama kitap sonrası çocuğunuzla kaka muhabbetlerine hazır olun:)

Yaklaşık 10 gündür hasta çocuk ve kocasına bakan kadın nolur, sonunda kendi de hasta olur. Ayaktayım tabiki de yatmak mümkün mü. Malum cadı bitkilerim, çaylarım var çok şükür beni ayakta tutan. Akşam eğitimim var, en azından öğlene kadar toparlanmam lazım, tımarhaneye dönmüş evi toplamam, marketten sebze- meyve sipariş etmem gerek, belki hafif bir elektrik süpürgesi salona sonra öyle bir giderim ki evden kimse tutamaz. Güzel bir insanla randevüm var bugün felekten bir gün çalacağız Beyoğlu’nda mümkünse bu kadar hastalığın ardından. Doğa’yı okula yolladım bugün pijama partisi varmış. Dün son doktor kontorolümüze gittik, pisinin iyileştiğini öğrendik. Doğa da zaten burnunda yaşayan sümüklü böcek ailesinin bütün sümükleri yiyip temizlediklerini söylüyordu:) Sanırım bendeler şu anda ama çok da buyur etmedim kendilerini. Doktordan sonra Beyaz Fırın’da tatlı keyfi yaptık pisimle bu haberin şerefine. O arada tatlı öğretmenimiz aradı haber verdi, bugün pijama partisi olduğunu. Eee bizimki de çatlıyordu zaten okul diye koşa koşa gitti.
Haftasonu incelemeniz için 2 güzel öneri size; Olumlamalarla ilgili ne zamandır sorular geliyor mail yoluyla sizlerden. Mümkün olduğunca yanıtlamaya çalışıyorum ama geçenlerde konuyu çok iyi açıklayan bir yazı okudum burada. Böylece konusunda uzman bir kişiden yanıt almış gibi olduk. Paylaşmak istedim sizlerle.
Diğeri de son derece eğlenerek, keyifle okuyacağız bir blog; http://extrabagaj.blogspot.com . Sevgili arkadaşım Pınar ve eşi Dominique’in maceraları desek daha doğru olur:)

2 gecedir Serdar ve Doğa Star Wars tiyatrosu yapıyorlar evde. Yukarıdaki Master Yoda size iyi haftasonları diler… Tabiki Serdar’ın Padawan kostümlü halini buraya koymam mümkün değil:) Ama kamerada var her an tehdit unsuru olarak kullanabilirim. Yani nasıl gizli yetenekleri olan bir adamla evlenmişim ben bile şaşıyorum bazen:)

“Dedeni kaybettik..” diye başladım lafa. Meğer ne de yanlış yerden başlamışım. Ölümü bir çocuğa anlatmak için en son kullanılması gereken sözcüklerden biriymiş. Direkt olarak lafı dolandırmadan söylemek gerekiyormuş. Oysa ki hastalığı ilerlediğinden beri uzunca zamandır hazırlıyorduk ya hani hepimiz kendimizi, özellikle de ben Doğa’ya nasıl anlatırım kısmını. Ama yok o an gelince herşey başka oluyor. Ne kadar serinkanlı olmaya çalışsa da insan olmuyor. En iyisi serinkanlı olmaya çalışmadan her ne isen, nasılsan onu yaşamakmış. Onlar minicik yaşlarına rağmen bizden daha iyi biliyorlar ve bilerek geliyorlar bu dünyaya, aslında ölümün de doğum gibi doğal ve kabul etmemiz gereken bir süreç olduğunu. Minicik gördüğümüz yaşları aslında bizden yıllarca büyük…
Bir süre ağladıktan sonra biraz mahsun, biraz çekingen soru bombardımanı başladı. Ölümle ve ölüm sonrası ile ilgili. Kısa ve net yanıtlar vermeye çalıştıysam da şu 4 yıllık acemi annelliğimde en zor kısımdı bu. Biliyorum ki sorular devam edecek. Ve sorularını genelde tuvalette klozetin üstünde otururken soruyor. Farkında mı bilmiyorum ama içindekileri boşaltırken duygularını da boşaltıyor ve bırakıyor. Umarım hep böyle yapar. Hiç içinde tutmaz.
Serdar’ın acısını hafifletebilecek tek şey o şu an. Onun sevgisi, gülücükleri, öpücükleri… Birbirlerine sarıldıkları an biliyorum ki yenileniyorlar, çoğalıyorlar. Kayınpederimin gittiği aynı gün Doğa’nın en sevdiği oyuncağı Mırnav kedisini de kaybettik:( Yani takside unuttuk büyük ihtimal ama Doğa dedesinin Mırnav kediyle aynı yere gittiklerini sorguluyor. Kendi de inanmıyor ama bir ihtimal Mırnav kedinin dedesine orada arkadaş olacağını geçiriyor içinden. Zaten düşünüyorum da kaç gündür, neşeli, şakacı, sevgi dolu dedesi ancak Mırnav kedi gibi sevimli, muzip bir oyuncakla kaçabilirdi buralardan…
Yukarıdaki fotoda bizimle her yere gelen Mırnav kedi geçtiğimiz haftalarda Serdar ve Doğa ile… Herhangi bir takside ya da oyuncakçıda gören olursa haberimiz olsun:) Dedesinin ölümü üzerine bir de bu oyuncağını kaybetmek ciddi bir üzüntü yarattı Doğa’da. Bakmadığımız oyuncakçı kalmadı ama aynısından bulamadık. O acımızın arasında bir de oyuncakçıları gezmek durumuda kaldık. Bana kalırsa gerçekten gitmesi gerekiyormuş Mırnav kedinin ama tabii Doğa’ya ilk aşamada bunu anlatamazdık. Dünden beri biraz daha kabullendi gibi bakalım zamanla göreceğiz…

Zaman durdu bizde bugünlerde. Boşluk içinde belirsizlik, belirsizlik içinde boşluk, hiçlik hissi hakim bedenimize. Ne yapsak, nerelere gitsek… hem anlamlı hem anlamsız. Çoklukla Doğa ile doyasıya oyun oynuyoruz. Hayatın gerçek anlamda ne ifade ettiğini ancak bu şekilde fark edebiliyoruz. Her şeyin aslında bir oyun olduğunu görüp onunla birlikte gülebiliyoruz halen. Serdar’ın babası son demlerindeyken biz birbirimize sarılıp öylece şifalanmaya çalışıyoruz.
Böyle durumlarda hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Sözler tükeniyor. Sevgiye sığınıyorsunuz. Sevgide kalıyorsunuz. Orada herşey olması gerektiği gibi akışta.
Babası acil kendi babacığının yanına gitmek zorunda kalırken “dedemi neden göremiyorum” diyen, aylardır “ağustos bugün mü” diye uyanarak tatile gideceği günü bekleyen ama hayat kendi planlarını yaptığı için tatili iptal olan ve bundan habersiz olan miniğinize yanıt verebilecek gücü kazanıyorsunuz. Bunun yanı sıra, “sen yaşlı mısın, ananem yaşlı mı” ya da “babam 100 yaşına kadar yaşar dimi” gibi sorulara mantıklı yanıtlar bulmaya çabalıyorsunuz.
Her ayrıntının içi boşalıyor. Işıkla, sevgiyle doluyor. Tazeleniyorsunuz, daha bir anlam kazanıyorsunuz.
Şanal Günseli’nin bir kitabında geçiyordu sanırım, hangisi hatırlamıyorum ama diyordu ki; “Bir erkek ancak babasını kaybettiğinde büyümüş olur”. Tabii bu durumda annesini 8 yaşında, babasını da ondan sadece birkaç yıl sonra kaybetmiş olan babam biraz erken büyümüş oluyor… Ondan sanırım bu kadar mükemmeliyetçi oluşu, bu kadar dimdik duruşu, ağaç gibi hiç savrulmamacasına. “Ölümden korkmayın” derdi bize hep çocukluğumdan beri. Belki de ölümle çok erken yaşta tanıştığından… Şimdi de aramızda yine en soğukkanlı ama bir o kadar da sevgi dolu olan o…Serdar’ı en iyi anlayan, hepimizi sakinleştiren…
Gelecek günlerimiz ışıkla dolsun diyorum…

Zihnim vırvırvır konuşmakta dünden beri, sakinleştirmek adına da pek birşey yapamadım gündelik işlerden ve Serdar’ın aniden gece ateşlenmesiyle birlikte sabaha kadar başındaydım. Doğa annemlerdeydi dün gece. Oysa ki birkaç gün öncesinden planlanmış bir geceydi dün. Doğa annemlere yatıya gidecek ve biz de başbaşa en romantiğinden bir akşam yemeği yiyecek ve hatta sonrasında da sinemaya gidecektik… Fakat hayat bana koca bir ders daha verdi dün, “plan yapma” dedi bir defa daha.
Havuza her gidişimizde ciddi bir şekilde uyardığım tek şey var; “Kollukların yokken büyük havuzun kenarından yürüme ve havuzdan suluğuna su doldurma”. Fakat bu uyarımla ben mi yarattım, o mu merak etti bilemiyorum ben havuzda iken gelip benim yüzdüğüm taraftan suluğuna su doldurmak sitedi. “Yapma, tehlikeli” dedim. Dinlemedi ikinci defa geldi. Ayağında pembe crocslarıyla, elinde suluğu, yengeçli mayosuyla dengesini kaybedip düştü havuzun en derin yerine. Tam da dibimde. Bakıyorum, gidiyor suyun dibine. O donmuş halimle önce mayosundan sonra da saçlarından tuttum çıkardım. Tabii o an bütün havuz personeli, etrafta güneşlenen kim varsa koştu geldi sağolsun. Kitlenmiş olan annem en güzel müdahaleyi yapıp anında ters çevirdi Doğa’yı ve kusturdu. Yuttuğu bütün suları çıkarttı. O anlar bende kopuk. Çok net hatırlamıyorum. Kulağımdaki tek ses annemin “Tutsana Özgür çıkarsana haddii” demeleri ve etraftakilerin “çocuk düştü koşun” diye haykırışları… Kustuktan sonra uzunca bir süre ağladı, çok korktuğunu söylerek… Ben gözyaşlarımı içime akıttım, tiyatro oynadım geri kalan saatlerde. Onu o havuza tekrar sokup yüzdürebilmek, korkusunu alt edebilmek için akla karayı seçtim. Neyse ki giredik birlikte tekrar yüzdük, oyunlar oynadık. Çocukluğuma dair, benim de havuza düştüğüme dair uydurma hikayelerle, nasıl da cesurca suyun yüzeyine çıktığına dair konuşmalarla sonlandırdık günü. Ben de sonlandım o gün sanki, ömrümden ömür gitti diyebilirim. Planlar bozulmasın, olay hemen kapansın, zihinlerde yer etmesin diye annemlerde yatıya kalması programını bozmak istemedim. Onu anneme bıraktım, Serdar beni almaya geldi, arabaya bindim ve bıraktım gözyaşlarımı aksınlar diye. Ne kadar süre aktılar bilmiyorum ama içimdekileri çıkartana kadar bağırarak ağladım. Uzunca bir süre o anı tekrar tekrar yaşadım. Elimle saçlarından tutup suyun yüzeyine çıkarışım hiç gitmedi gözümün önünden. Birkaç saniye daha geç kalsaydım, ya o an havuzda olmasaydım, ya düşerken kafasını vursaydı… gibi binbir olasılık düşündüm. Sonra durdum, benim de orada olup, onu çıkartmam, o anı yaşamam gerekiyormuş dedim. İkimiz de yarattığımız deneyimle iyi ki yüzleşmisiz dedim. Uyarılarımı dikkate almadığında neler olabileceğini görmesi iyi oldu dedim. İşte ağır geldi o an annelik. Hem de çok.
Bir de kızımın ne kadar sınırları delici bir tipleme olduğunun bir defa daha farkına vardım. Tehlike arz eden durumlarda ciddi sınır koyup, kararlı davranmak da ne kadar da doğru yaptığımı gördüm. Siz siz olun sakın güvenmeyin bu cücelere, benim çocuğum yapmaz, denemez demeyin.
İşte böyle bir günün ardından planladığımız üzere herşeye rağmen çıktık bir kadeh şarap içtik. Zaten benim mutlaka nefes almam gökyüzüne biraz bakmam gerekiyordu. Fakat eve döndüğümüzde Serdar’ın ateşi çıktı ve sabaha kadar ateşliydi. Bugün yine aynen devam etti. Dinlenmesi ve kendine iyi bakması gerekiyor.
Doğa iyi çok şükür. Babasının ateşini ölçüp ilaçlarını içiriyor:) Dedesine havuza nasıl düştüğünü ve nasıl korktuğunu anlatmış. Hoşuma gitti duygularını açıkça anlatmış olması. Çünkü bu gibi yaşanmış olaylar farkında olmadan ciddi yaralar açabiliyor derinlerde ve uzunca yıllar kalabiliyor içerilerde bir yerlerde.
Kafamın içindeki düşünceler ve onları kovalayan olasılıklar neyse ki duruldular biraz bu akşam itibariyle. Her ne oluryorsa “an” da oluyor.
“An” larıma anlam katan bu ikisi iyi ki var…
