Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






Mayıs ayı pek şenlikli bizim ailede. Babamın doğumgünü ile başlayıp, Doğa’nın doğumgünü ile devam edip, annemin doğumgünü ile sona eriyor. Bu hafta pisinin altıncı, babamın 60. yaş gününü kutladık. Birkaç gündür düşünüyorum 60 ve 6 yıl üzerine…
Babama bakıyorum da, sanki içine çocuk kaçmış gibi. Bütün olgunluğu ve ağırlığı bir yana bir o kadar da muzır ve eğlenceli. Doğa ile aynı frekansa inebiliyor, onunla birebir aynı şeylere çatlayana kadar gülebiliyor. Her koşulda hayata hep gülümseyerek, kocaman kalbini açarak bakabilmiş bilge insan babam benim için. Hayattaki duruşum üzerinde etkisi büyük olan. Bana sonsuz güvenen, güven veren, karıncaya bile saygı duyan dünya insanı, yüce gönüllü babam. Kitap ve gazete okuma alışkanlığımı, özdisiplini, karar verip uygulayabilmek adına çok çalışmayı, zor koşullara dayanıklı olmayı ve herkesi olduğu gibi kabul edebilmeyi ondan öğrendim. Bu saydıklarımı öğrenene kadar çok çatıştık, çok burnum kanadı, çok yaralandım ama her defasında yanımdaydı ve hep destekledi. Hep en ağır eleştirmenim oldu, halen de öyle, ama bir yandan da şevkat aradığımda bulduğum omuz oldu. Üniversite tercihlerimi yaparken, gazetecilik seçeneğini işaretlememi öneren de o oldu. Her yazımı takip eder gerek dergide gerekse de burada ve beğense de beğenmese de mutlaka fikrini söyler. Onun fikirleri hep ışık tutar yoluma. Hata yapıyor olduğumu görse de durdurmadı beni hiç bugüne kadar, yaşayarak öğrenmemi sağladı.
Doğa’ya bakıyorum, elinde olsa bütün hayvanları evimize alıp bakabilecek, her türlü tohumu balkonumuzda ekip yetiştirebilecek, herkesi kucaklayabilecek kadar içinde sevgi barındıran minik yogim. Hayata karşı heyecanlı, hevesli, kırılgan ama cesaretli, duyarlı, çok konuşan, çok meraklı, çabuk sıkılabilen, çok kolay ağlayan, çok kolay gülen içi dışı bir tabir ettiğimiz cinsten.
Kendime bakıyorum, şu 6 yılda yaşadıklarıma… öğrendiklerime, üzüldüklerime, sevindiklerime, kayıplarıma, kazanımlarıma. 35 yaşı geçince başlıyor gerçekten de insanın kendiyle olan asıl savaşı. Savaş demek de doğru değil aslında kendini tanıma süreci denilebilir belki. İçimdekini tanıyabilmek ve onunla bir olabilmek adına yaptığım çalışmalar hiç bitmeyecek ama şu bir gerçek ki ebeveyn olmak gerçekten büyük bir serüven ve bu serüvende gizli hazineler saklı. O hazineleri bulabilmek için bazı saklı kalmış yerlere ışık tutmanız gerekiyor. Bazen elinizin altında ışık olmuyor ya da ışık olsa da o zifir karanlık kolay kolay aydınlanmıyor. İşte o noktada evrenden size yardım geliyor yeter ki siz fark edin, görün ve yüreğinizi açın. Fırsat ya da seçim de diyebilirsiniz bu duruma. Bana gelen yardım yogaydı. Yogada derinleşmek oldu seçimim. Yoga sığınağım oldu, evim oldu.
Hamileliğimden önce birçok farklı yerde yaptığım yogayı hamileliğim boyunca evde kendi kendime yaptım. Doğa 2,5 yaşına geldiğinde ancak kendime ayırabileceğim 1 saatim oldu. Doğa’yı 10-12 arası yuvaya bırakıyordum haftanın 2 günü sadece. Koşturuyordum ben yogaya Kaivalya’ya. Matın üzerine vardığımda ancak ben oluyordum, kendimi buluyordum. Doğa sabahları biraz daha geç uyansın diye niyet edip uyuyup erkenden kalkıp matın üzerinde buluyordum kendimi. Böyle bir aşk yoga benim için. Özenle beslediğim, emek verdiğim, benimle her yere uykuma bile gelen bir aşk.
Nereden nereye geldim yine döndüm dolaştım yogaya getirdim lafı. Diyeceğim şudur ki çok keyifli birkaç gün geçirdik doğumgünlerimizle. Şükrettik bugünümüze, birarada oluşumuza. Sizler de yanıbaşınızdakilere sarılın bugünlerde. Özellikle de aile büyüklerini el üstünde tutun, sohbet edin onlarla, dinleyin onları. Hayata dair hissettiklerini, daha yapmak istediklerini sorun. Öğreneceğimiz çok şey var onlardan, yaşanmışlıklarından, deneyimlerinden. Onlarla geçirdiğiniz her anı onurlandırın.

Bu sabah ilk defa Pamuk yoga yaparken matıma gelmedi. İlk defa topunu getirmedi oynayalım diye, ilk defa ters pozlarda dururken yere sarkan saçımı patilemedi. Yayıla yayıla uyudu hiiç tınmadı bile. Arada göz ucuyla baktım, bir gözünü açıp o da baktı sonra yine kapadı. Ciddi zor anlar yaşatıyor bazen yoga yaparken:) Çoğunlukla sarvangasanada (mum duruşu) geliyor sırtımın önüne oturuyor gitmek bilmiyor. Daha uzun durmam gerekiyor sanırım bu duruşta. Tamam durmasına dururum zaten en sevdiğim asanalardan biri ama onun orada öylecene rahat oturuyor olması güldürüyor beni, eee tabii bütün dikkatim dağılıyor. Önce onu uzaklaştırmaya çalışıyor, hadii bir daha asanaya giriyorum. Vishuddha’ya dikkat diyor Pamuk bana daha çok çalış daha çok! Boşluk çakra derdi sevgili Dada bu noktaya ve çok önemserdi bu çakra ile çalışmayı.
Peki Pamuk’un bugün matıma gelmemesi neye işaret acaba ki:)) “Bütün çakralara çalış işte be kadın hep ben mi söylicem sana” diyor belki de:)
Bazen gerçekten konuşacakmış gibi hissediyorum. Kedilerin hiç bu kadar konuşken olduğunu bilmezdim. (Şu fotodaki haline baksanıza nasıl da bakıyor bana bunları yazarken) Bırbırbır sürekli söyleniyor bizimki. Her ses tonu ile farklı birşey anlatıyor. Süt isterken farklı, tavuk isterken farklı örneğin. Ya da topunu getirip oyun isterken bir başka tavır, başka ses. Bir de diklenmesi var ki insana o surat ifadesi ömüre bedel. Geceleri Doğa uyurken önce onun odasındaki kaloriferin yanında fosurduyor. Ama bu bir hile aslında. Amaç yavaştan Doğa’nın yatağına kamp kurmak. Çok hareketli ve oyuncu olduğu için izin vermiyorduk aslında Doğa uyuduktan sonra odasına girmeye. İzin vermesek de Jerry’i (oyuncak faresi) ağzına alıp söylene söylene gidiyor Doğa’nın yatağına bir süre mavlıyordu, hani bir ihtimal uyandırırım ümidiyle. Her böyle yaptığında çıkarttık Doğa’nın odasından onu. Ama bu aralar özgürlüğünü ilan etti ee biz de indirdik yelkenleri artık öğrensinler birbirleriyle baş etmeyi diye. Nereye kadar takip edeceğiz evin içinde handi odaya girip girmeyeceğini sonuçta. Neyse, bugünlerde Doğa ile birlikte uyuyor Pamuk yatağının bir ucunda. Fakat sabah uyandığımızda çoğunlukla şöyle bir manzara ile uyanıyoruz. Yatakta Doğa, Pamuk, Jerry ve birkaç minik top. Her gece üşenmeden oyuncaklarını da taşıyor oraya. Hatta geçen gece Doğa çığlık çığlığa uyandı “Ahhh Pamuk yapma” diye. Bizimki uyurken yorgandan ayağını çıkartmış, diğeri de oyun sanmış atmış patiyi. Minicik baş parmağı çizilmiş bizimkinin. Amanın kıyamet koptu, bantlar yapıştırıldı parmağa okula giderken, sanırsınız ağır yaralı. Tabii ertesi gün Pamuk veterinere götürüldü tırnakları kestirildi ve Pamuk pati oldu Doğa’nın deyimiyle. Şimdi rahat rahat tepişebiliyorlar.
Sadece Pamuk değil ki yogama karışan asıl Doğa var ki, (çok şükür ki okullar devam ediyor halen) yandık yine yaz gelince yani okullar tatil olunca her sabah pembe matını serer yanıma. Eee 24 saat çocukla olunca yazın her sabah gün doğumunda kalkamıyorum yogaya, bazen onun önünde yapmam gerekiyor. Bir de bitiştiriyor matıma ille yapışık olacağız. İkinci asanadan sonra başlıyor “bak anne olmadı dönerek yapman lazım bunu dur ben sana öğretiyim biraz” diye ve sıralıyor “şimdi ruj duruşu, şimdi bomba duruşu…” Bir sürü duruşu var kendi uydurduğu:) O kadar eğleniyor ki anlatamam. Hele eve öğrencim gelecekse her defasında yalvarıyor “nolur anne bak hiç ses yapmam pembe matımda oturur izlerim” diye ama nasıl emin olabilirim, dersin ortasında “ben şimdi size bi ruj duruşu göstereyim” demeyeceğinden.
Bu durumda evde yogama tek karışmayan ve kendisi de yapmayan Serdar var iyi mi:) Hiç bulaşmıyor muyum, demiyor muyum hadi diye? Zaman zaman içimdekileri döküyorum tabii birbir ama bakıyorum ki o kendi uğraşlarıyla pek bir mutlu dönüyorum ben de kendime. O öyle mutlu ben böyle yapacak birşey yok. Bazen düşünüyorum da bu zıtlıklar çok besliyor ilişkiyi, boşluklar yaratıyor, birbirinden özgür alanlar sağlıyor ki bu da evlilikler de en gerekli şey bana kalırsa.
Ne saçma bir post oldu, yogadan girip evlilikten çıktım:) Eeee napalım hayatla ilgili her yerde her şeyde yoga var işte buradan da buna bağlayalım:)

Serdar köprü trafiğini atlatmak için bazı sabahlar 8′den sonra çıkıyor evden. Eee benim de sabah meditasyonum kendi kendi iptal ediyor haliyle. Her sabah 6.30′da uyanıyorum kahvaltı hazırlıyorum. 7′ye 5 kala Doğa’yı uyandırıyorum. Pamuk da söylene söylene dolanmaya başlıyor zaten bu saatlerde evde. 7.30′da Doğa’nın servisi geliyor. Serdar çoğunlukla Doğa’yı servise verip arabasına atlıyor ve doğru ofise. Ama geçen haftaki gibi zor ve yoğun geçen günlerin ardından bir süre kendine gelemiyor. Ne zamanki dergiler baskıya gidiyor, ardından birkaç gün hem fiziksel hem ruhsal yorgun oluyor. Böyle zamanlarda tıpkı Doğa’yı uğurladığım gibi onu da neşe içinde uğurlamam gerekiyor evden. Doğa servise binince o işe gidene kadarki 1 saat bizim başbaşa kalabildiğimiz tek zaman aralığı neredeyse. Arada annemlere bıraktığımız geceleri saymazsak tabii ama bu çok nadir oluyor. Bu yıl okul ilk başladığında ne tuhaf gelmişti bize, ilk defa sabahın körü ve evde yalnız olmak. Şimdi şimdi alıştık biraz. Güzel bir müzik ve sıcak bir kahvaltıyla güne başlayıp, göz göze bakıp, çocuk kanallarının sesi olmadan, “hadi çocum kahvaltını bitir” demeden, tam çayımı yeni koymuşken “anne kakam geldi”yi duymadan, “yapma çocum Pamuk’a öyle” uyarılarını defalarca tekrar etmeden geçen bu 1 saat tuhaf gelmişti… Doğa evden çıktığı an ya da arabadan indiği an bir anda olan sessizlik… içinde çok şey gizli olan o sessizlik. Bunu geçtiğimiz cumartesi de fark ettik. Evlilik yıldönümüz için başbaşa gecemizde onu annemlere bırakırken arabadan indiği o an. Önce büyük bir sessizlik ve sonra bizim konuşmalarımız. Ses tonumuzun bile değiştiğinin farkına vardık o an. Değişti değişmesine de değişmeyen tek şey yemekte bir noktadan sonra yine Doğa’yı konuşmaya başlamamız ve etrafımızdaki 18-20′lik kızlara baktıkça o yaşlarda nasıl bir tip olacağını hayal etmemizle sürdü gitti gece. En sonunda da masadan kalkarken “bir dahaki sefere onu da alıp gelelim burayı sever kesin” diye kalkışımız:) Çok güzel ve tarifi olmayan bir his bu. Öyle ki insanın içinden yani iç organlarından gülümsemesini sağlıyor.
Sabah Serdar kapıdan çıktıktan sonra ikinci bir çay koydum da kendime koca bir fincan ve düşündüm 2011′i. Bu yılın bana, bize verdiği en güzel hediye neydi diye. Pamuk evet! Hayatımızda dan diye giren simsiyah kirli patileri ve kulaklarıyla evimizin ortasına bomba gibi düşen, 2 günde kendini yalayıp temizleyip bembeyaz yapan Pamuk. Bana kedileri sevdiren, insanın yapamam dediği herşeyi yapabilme olasılığının olduğunu gösteren, koşulsuz sevginin gerçek tarifini veren, her dediğimi anlayan ve cevap veren bu güzel varlık…
Barbie’lerin saçını yolan, minik topları yatağımızın içine saklayan, camdan cama koşup deli gibi kuş kovalayan, arada küvete girip kalan suları yalayan, hepimizi kapıda karşılayıp kapıdan uğurlayan, ayrıca prebiyotik, sade, çilekli her türlü yoğurt, dondurma ve tavuk suyu çorba dahil tavuklu herşeyin hastası olan Pamuk, iyi ki geldin bize.
Doğa her hastalandığında annem “Yok bu kedinin tüyleri hasta ediyor bu çocuğu”, benim bir yerimde en ufacık ağrım sızım olsa “yok kızım bu kedi çok yoruyor seni” diyor ama o da biliyor bu minnoş hepimize çok iyi geliyor.


Herkes yatsın diye bekliyorum sinsice ki o sadece bana kalsın. Otursun kucağıma bütün sıcaklığıyla öylece duralım birlikte. O da biliyor ya benim bu vakti beklediğimi, yalnız kaldığımız an hop geliyor kucağıma koyuyor başını bana, gırgırgır bir ses beni benden alan, ki ben bu sesle daha tanışalı çok yeni. Ne büyük kayıpmış bu keyif sesini bilmeden yaşamak.

Pamuk ilk geldiği gün sevmeye çalışıyorum, gırgır bir ses yine. “Ay bu kedi çok sinirli sanırım garip sesler çıkarıyor”dedim Serdar’a. Hayatında bir kediyi dokunarak sevmemiş 36 yaşındaki ben o an tanıştı bu sesle ve Serdar şokta tabii, kendisi bilmem kaç kediyle büyümüş, “nasıl olur” gibisinden baktı bana ama yorum yapamadı o an.
Mutfağa sokmıyım dedim önce girdikçe çıkardım, sonra yatak odasına girmesin dedim kapadım kapısını, ama Doğa’nın odasında da ne işi var canım tüy falan olur dedim. Hiçbirini yapamadım, gönlüm razı gelmedi kısıtlamaya açtım her yeri. Ama gelin görün ki bizimki geldiği gibi kızgınlığa girdi. Tabii kızgınlık döneminde bir kedi nasıl olur onu da bilmeyen ben birgün evde yalnız bilgisayarımda çalışırken birden bir bağırtı duydum, “Amanın o da ne birşey oldu hayvana” diyip sonra yine durumu Serdar’a telefonla bildirip anladım ki kızışmış bizimkisi. O bağırdıkça benim içim dağlandı haftalardır. Tam çıktı dedik yine girdi. Ha bir de bununla kalmadı evin belli yerlerine çişini yaptı çok lazımmış gibi. 3 yeri belledi ve belli aralıklarla yaptı. Her kedi yapmazmış ama bazısı yaparmış kızgınlık döneminde. Üstelik Serdar seyahatte iken geçen hafta bunlarla uğraşmama sebep oldu. Serdar’ın gittiği ilk gün tiyatroya bilet almışım, baba uzunca bir seyahate çıkıyor ne de olsa haftaya iyi başlayalım Doğa’yla diye, ama sabah kahvaltıdan sonra bir bakarız ki evin hali duman. “Her yeri açtım sana artık birlikteyiz neden bunu yapıyorsun ki” şeklinde Pamuk’a söylenen ben, Doğa’dan şöyle bir yanıt aldım; “kediler de hata yapabilir anne. Sen söylemiyor musun hep herkes hata yapabilir diye. Hem onunla kedice konuşman lazım öyle konuşursen anlamaz. Meoww maouvv….” Ve Pamuk’a bakıp, “Pamuk çiş de yapsan ben seni seviyorum yine” dedi. İyi ki de yaptı çünkü o an ben kopmuştum.
Yeni taşınmış olduğumuz bütün ev dip bucak temizlendim tekrar, yatak, yorgan…vs. Şimdi mecburen işaretlediği odaların kapılarını kapalı tutuyoruz ki yine aynı durumu yaşamayalım. Geldiği günden beri düşündüğüm kısırlaştırma konusu ise böylece bir kesinlik kazandı. Bu durumda başka bir çaremiz kalmadı. Hormon iğnesi yapıldı biraz sakinledi 2 gündür. Bir hafta içerisinde ameliyatını olacak Pamuk.
Herşeye rağmen bir hayvanı onun iradesi dışında kısırlaştırmak bana çok gaddarca, korkunç geliyor. Her ne kadar veterinerler sağlıklı olduğunu söylese de kalbime kabul ettiremiyorum bu durumu. Gerçekçi bakıldığında bizim için en makul çözüm. Fakat kendi kendime söylenmekten, içimdekileri haykıramamaktan, boğaz çakram kitlendi, sesim kısıldı kaç gündür. Serdar’ın yokluğunda çok yorulmuş ve bunalmış olmamın da bunda etkisi var sanırım. Neyse en azından size çemkiriyorum biraz olsun rahatladım.
Serdar geldi ve sarılıp uyudular ikisi. Zaten 10 gündür benimle yatıyordu ama bu gece de, kendi deyimiyle, babasının gelişini kutlamak için bizim yanımızda yatmak istedi. Tanrı tek başına çocuk büyüten annelere güç ve sabır versin, gerçekten çok zor. Onu anladım bu geçen günlerde.
Şimdi ben de gidip kıvrılıyım bizimkilerin yanına. Ama önce Pamuk’la bir iki top çevireyim.:)

Bu evi görmek için içeri adım attığımda “tamam” dedim içimden. Salonun canımdan görünen çam ağaçlarını gördükten sonra arka odalara bile bakmak istemedim. Biliyordum ki burasıydı bundan sonraki yuvanımız. Eski evimin salon camından da baktığımda ağaçlarım vardı konuştuğum, yine hep ağaç göriyim diye diledim. O kadar çok ev gezmiştik ki hiçbirinde içim bu kadar huzur dolmamıştı. Hemen tuttuk evi ve taşıma şirketi aramaya başladık. Arkadaş tavsiyeleri, bizim bulduklarımız derken Serdar Huzur Nakliyat diye bir isimle geldi bir gün işten. Yok dedim hiç tanımıyoruz bunları. Araştırdık baktık, referansları iyi, çağırdık tanıştık experlerini çok sevdik. Hani ilk görüşte güven veren tipler vardır ya aynen öyle. Ve gerçekten de adlarına yakışır bir şekilde öyle huzurlu taşıdılar ki bizi, tek bir eşyamız zarar görmedi:) Tabii bunda benim 2 hafta öncesinden neredeyse bütün evi kutulamamın da faydası yok değil:) Bir yandan atıp, eksiltip bir yandan kutuladık annem ve ben. Doğa da kolileri bantlama ve üzerlerini kalemleriyle süsleme konusunda çok iyiydi gerçekten. Her kolinin üstünde bir kelebek,çiçek, pisinin kendi elinin resmi… Yerleşme tabiki toplanmaktan daha kolay her zaman, yavaş yavaş ve keyfine vararak.
Tam yerleştik, tertemiz, her köşesi parlayan evin keyfini sürerken hepimizi şok edici bir gelişme oldu. Yeni biri katıldı aramıza, pat diye geldi evimize, biz de anlamadık nasıl oldu ama yeni bir aşka yelken açtık sayesinde. Kocaman bir yer açtık kalbimizde ona. Bu aşk bana hiç yabancı gelmedi ama çok tanıdık geldi hatta. Öyle koşulsuz, saf bir sevgi ki evrenin bir yansımasından başka birşey değil.
Pisimizin uzun zamandır “beyaz kedim olacak benim” diyip diyip çağırdığı Pamuk henüz 2 gün önce teşrif ettiler. Yaklaşık 1 yıldır bir arkadaşımızın kedisinin yavrulamasını beklemekteyiz. Gri renkli British short hair cins bir kedi. Dünya şekeri birşey. Ama çiftleşmesine rağmen bir türlü hamile kalamadı anne kedi. Biz de akışına bırakalım dedik. Zaten para verip de hayvan satın almak bana oldukça ters bir durum. Sahiplendirilmek istenen kedi olursa diye sevdiklerimize haber saldık. Birkaç haber geldi ama zamanı değildi işte olmadı. Derken Van’dan bir tanıdıklarımız aradı, dağda bir çiflikte sahiplendirilmek istenen bir yavru var diye. Birkaç gün sonra da Pamuk geldi taaa oralardan. İlk geldiği gece yolculuğun da etkisiyle çok endişeli ve korkmuştu, sıkça pati atıyordu bize. Fakat uyuyup, karnını doyurduktan ve ısındıktan sonra kucağımızdan inmez oldu. Tabii tahmin edersiniz ki Doğa çıldırdı. İlk gördüğünde sadece şaşırdı çünkü Pamuk 4 aylık olmasına rağmen biraz irice. Ben ki Doğa doğmadan öncesine kadar kedilerden acayip korkardım, sonrasında bu korkumla çok uğraştım ama yine de bir kediyi kucağıma alıp sevebilecek duruma gelemedim. Ama bu büyülü birşey gerçekten, kalbini tamamen açtığın, korkunu ve endişeni sıfırladığın anda bitiveriyor. Kucağıma almak bir yana 2 günde sarmaş dolaş olduk kendisiyle:)

Daha önce Van kedisi bakmış büyütmüş arkadaşlar varsa lütfen deneyimlerinizi, önerilerinizi benimle paylaşın olur mu? Henüz kedi dünyası ile yeni tanışmış biri olarak meraklayım öğrenmeye:)
