Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






Öyle şeylerle karşılaşıyorum ki çevremde “ne de olsa çocuktur” diyemiyorum çoğu zaman. Biliyorum ki ebeveynler var hep arka planda. Ebeveynlik şekilleri üzerinde de yargılama ya da yorum yapmak değil amacım ama o kadar saf sevgiyle dünyaya gözlerini açan bebeklerin, gün gelip de gözleri sevgisizce, hırçın bakan çocuklar haline gelmesine üzülüyorum. Üzülmek ne demek içim acıyor. Hiçbir çocuk bunu hak etmiyor. İşte böyle zamanlarda ciddi sorguluyorum ebeveyn olma kararının nasıl, neye göre verilmesi gerektiğini.
Hayat akıp geçiyor, bize de olanlara uyum sağlamak kalıyor fakat gözümüzü açalım biraz da canım. Önce kendimizi iyileştirelim ki hastalıklı çocuklar yetiştirmeyelim. 30 yıllık ilkokul öğretmeni olan annem, “Hiç bu son 2 yıldaki kadar dikkat eksikliği, geç öğrenme, yemek problemi olan ve okumada zorluk çeken çocuklarla karşılaşmamıştım” diyor. Uykuları kaçıyor annemin bu yüzden, her gün buna kafa yoruyor, okuyor, araştırıyor ne yapılması gerektiği konusunda. Çalıştığı okulda yoğun çalışmalar yürütülüyor bu konuda. Her çocuk ayrı ele alınıyor. Çoğunlukla görülüyor ki, okul öncesi dönemde kazanılmış davranışlar hepsi. Ya çok televizyon izletilmiş, ya hiç konuşulmamış , iletişim kurulmamış çocukla, ya her işini annesi yapmış, ya bakıcılar arkasından gezip ağzına beslemiş, ya da malesef sevgi görmemiş… Eminim ki çok farklı nedenler de vardır ama geneli böyle annemin anlattığı kadarıyla.
Ben 3 aylıkken Bursa’ya yakın bir köy okulunda çalışıyormuş. “O okuldaki çocukların gözlerindeki pırıltıyı, heyecanı çok az çocukta gördüm” diyor. Çok çeşitli okullarda çalıştı bugüne kadar, özelinden devlet okuluna kadar hep en iyilerinde görev yaptı. Halen çalışıyorsa, bu da sadece meslek aşkından. Ama son dönemde üzüldüğünü, sıkıldığını görüyorum zaman zaman. Yine de çocuklarına yani öğrencilerine olan inancını, umudunu hiç kaybetmiyor. Her birinin hikayelerini, gösterdikleri gelişmeleri anlatırken gözlerinin içi gülüyor.
Çok isterim Doğa’nın annem gibi bir ilkokul öğretmeni olsun. Doğa’yı büyütme sürecinde, şu kısacık 3,5 yılda tabiki nesil farklılığından dolayı didişmelerimiz oldu ama Doğa ile ilgili çok erken yaptığı hiçbir tespitinde yanılmadı ve bizim hep baş destekçimiz, sağ kolumuz oldu biricik anneannemiz. En son geçtiğimiz cuma akşamı şöyle dedi bana; “Bütün çocuklu arkadaşlarına söyle hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Sadece boncuk dizdirin, makas kullandırın, hamur oynatın ve puzzle yaptırın. Yazı yazabilmeleri, parmak kaslarının gelişmesi için gerekli olanlar sadece bunlar”. Ben de tamam dedim söylüyorum işte size buradan. Tabiki de tahmin edersiniz ki , birçok öğretmen gibi çok karşı annem de alınan birçok oyuncağa, gereksiz tüketime.
Nereden geldi konu buraya da annemi anlattım ben de bilemedim. Aşkım depreşmiş sanırsam:) Yazmışken bir de fotosunu koysam iyi olur:) Şubat tatilinde Antalya’ya gitmiştik 3 nesil, bu fotoyu Doğa çekmişti.
Bu postu yazmama neden olan olay bende kalsın ama konunun annemle hiçbir ilgisi yok aslında. Yakından tanıdığım bir çocuğun kızıma davranışı üzdü beni geçtiğimiz günlerde. Kızım için değil çocuk için çok üzüldüm. Kızım görmeli, tanımalı farklılıkları, arkadaşlarını sevecekse her haliyle sevmeyi, kabul etmeyi öğrenmeli. Kabul etmek istemiyorsa da seçim yapabilmeyi öğrenmeli. Diğer çocuk için ise yapabileceğim birşey yok malesef. O da bir gün dönecek sevgiye… aslında yuvasına, her zaman bildiği tek şeye…

“26 Şubat 2006 – Kadın olmanın bu kadar büyüleyici, özel birşey olduğunu daha önce hiç hissetmemiştim. Kadın olduğum için kendimle hiç bu kadar gurur duymamıştım. Öyle bir güç veriyorsun ki bana attığın her tekme, karnımdaki her pıt pıt edişin hayata yeni bir direniş kazandırırken, bir yandan da kabullenmemi sağlıyor herşeyi olduğu gibi… İşimi sevmediğimi, bu işi sadece başka sorumluluklardan, kendim olmaktan kaçtığım için yaptığımı, cesaretsizliğimi, korkaklığımı kabulleniyorum. Artık tek dileğim seninle doyasıya vakit geçirmek. Belki de ruhumun özgür olduğu bir iş yaparsam sen de daha mutlu olacaksın. Seninle ben de hayata yeni başlayacağım aslında. Kendimi bilerek ve isteyerek bu akıntıya bırakmak ve beni götüreceği yeri izlemek istiyorum. Tıpkı babanı tanıdığımdan beri yaptığım gibi…”
“8 Mart 2007 – Her ayın son haftası deliriyorsun sanki. Uyku düzenin değişiyor. Hareketlerin, bakışların bile değişiyor. Ve mutlaka yeni bir hece ya da kelime söylüyorsun. Bu hafta 10. ayın son haftası. 2 ay sonra yaşına basacaksın ve ben halen anneliğe alışamadım. Kendimi hep yetersiz, nedense biraz suçlu, biraz da agresif hissediyorum. Büyüyor olman benim de büyümemi sağlamakla birlikte diğer yandan bir korku bulutu dolaşıyor üzerimde. Sanki sen büyüdükçe daha da çok yetersiz kalacakmışım gibi. Bu nedenle sürekli okuyorum. İlerili günlerimize bomba gibi hazırlanıyorum canım kızım…”
“16 Eylül 2007 – Bugün ikimizin hayatında da bir dönüm noktası. Sen 16 aydır en yakın dostun olan memmilerine (böyle diyorsun) veda ettin. Ben de kısıtlanmış özgürlüğümü geri kazandım ama bir yandan kalbim acıyor; En önemli bağımız yani seni göğsümden besleyişim sona erdi. Hem komik hem de üzücüydü halin. Bütün evde ‘memmiii’ diye ağlayarak volta attın ve sonra halının ortasına yatıp uyuyakaldın. Deli gibi ağlamak, gözyaşlarım bitene kadar ağlamak istiyorum bu eşsiz paylaşımımız sona erdiği için. Tanrıya şükür ki bu zevki tattık. Seni bu kadar uzun besleyebildim…”
Bunlar Doğa daha karnımdayken tutmaya başladığım Winnie The Pooh’lu minik günlüğümden. Hayatımızı düşüncelerimizin oluşturduğunun, kendimizle yüzleşmenin en iyi yollarından birinin yazmak olduğunun ve duygumuz her ne olursa olsun onu olduğu gibi kabullenip içine girmemiz gerektiğinin bir göstergesi. Zaman zaman bu günlükten alıntılara devam edeceğim.
Not: Fotoda pisi 2 yaşında.

Dün gece belimde, kalçamın sağ tarafında şiddetli bir ağrı ile uyuyakaldım salondaki koltukta. Birkaç gündür sinyal veriyordu zaten orası. Hatta geçenlerde kitlenip kalmış topallamıştım bir süre. Pisiyi uyuttuktan sonra bir süre reiki yaptım kendime, sonra bir ağrı kesici alıp sızdım koltukta. Kısa süre uyuyup cin gibi uyandım. Duşa attım kendimi ayılmak için. Çıktığımda tam ayılmıştım. Uzunca bir süre kendimle ilgilendikten sonra evi topladım. Bel ağrım gitmiş, yerine güzel bir enerji gelmişti. Çiçek gibi yaptım evi. Kahvaltı sofrasını bile hazırladım. Peynirleri, zeytinleri dizdim kahvaltılıklara ve yattım deliksiz uyudum bütün gece.
Sabah uyandığımda ağrım halen oradaydı. Henüz kimse uyanmamışken kısa bir reiki ve meditasyon seansı yapayım dedim. Louise Hay’den en sevdiğim olumlama ile başladım güne; “Dünyamda herşey iyi ve güzel”. Belimde ağrı halen devam. Ağrı kesici almamakta ısrarlıyım bu defa. Derken Serdar ve pisi uyandı. Ailece güzel bir kahvaltı yaptık akşamdan hazırladığım masada. Serdar hemen atıştırıp çıktı. Belimdeki ağrı ile yogaya gitsem mi gitmesem mi… hocayı arasam mı sorsam mı derken… arasam gel diyecek biliyorum. Bir gayret toparlandık çıktık evden. Pisi okula ben yogaya.
Mihri Hoca, yine şahane bir ders yaptı. Ders öncesi keyifli bir sohbet ve “Şu an herşey güzel” dedi başladık derse. Nasıl seviyorum ben bu kadını anlatamam böyle sarılıp içime sokasım var o derece yani. Dersten çıktığımda tüy gibiydim, halen öyleyim. Belim de ağrı hafif var halen. Ama düne göre daha bir açıldı sanki ağrının olduğu yer, şifalandı. Olumlamaya devam ediyorum bir yandan. Market, pazar alışverişimi yaptım. Evdeki işlerimi kolayca halettim, okumalarımı yaptım. Pisiyi alma vakti geldi.
Bugünü böyle geçirdim ya iyi ki varsın yoga ve iyi ki varsın hocam!
Bugünü neden böyle detaylı anlattım? Biliyorum ki çoğumuz çekiyoruz çeşitli yerlerimizde ağrı. İlaçlara sarılmak yerine, ağrıların ve hastalıkların altında yatan ruhsal nedenleri bulmaya çalışsak, değişmesi gereken düşünce kalıplarımızın farkına varsak, bakış açımızı değiştirsek, kendimizle içsel anlamda çalışsak demek için…
Yoga yapan bu kedi fotoğrafları beni öldürecek!

Uzaklaştık biraz buralardan, üç nesil gittik gezdik geldik. Dinlendik bolca, dinledik birbirimizi. Rüzgarı, dalgaları dinledik, yağmuru seyrettik, yüzdük, oyun oynadık, uyuduk, yedik, içtik… durduk öylece aynı yerde 4 gün. Kılımızı kıpırdatmak istemedik. Aşağıdaki fotoda pisi anneannesi ile…
Geleli bir hafta kadar oldu fakat elim gitmedi bilgisayara. Ekranı bile görmek istemedim uzunca bir süredir ilk defa. Basit şeyler yapıyorum bu hafta. Her yaptığımı büyük bir mutlulukla, şükrederek, farkında olarak yapıyorum. Çorapları katlarken bile andayım. Brokoli çorbamı pişirirken de sadece çorbanın rengini düşünüyorum ve brokoli denen bu sebzenin pişerken çıkardığı kokuya yoğunlaşıyorum. Kısa yürüyüşler ve mutfak alışverişleri dışında evdeyim genellikle. Her gün mutlaka bir dolap ya da çekmece buluyorum toplamak için. O da olmazsa Doğa’nın kitaplarını, kalemlerini, oyuncaklarını düzenliyorum.
Doğa okuldan geldiğinde birlikte oyunlar oynuyor, resimler yapıyoruz. Salatayı birlikte hazırlıyor, babamızı bekliyoruz. Geç gelecekse bir güzel keyif edip yiyoruz başbaşa. Bulaşıklar bekliyor oyun oynamak isterse tekrar. Varsın beklesin, gece yerleştirilirler… pisi okuldan gelince onunla oynamaktan, kıkırdamaktan daha önemli başka birşey yok!
Pisi uyuyunca da Serdar ve “ben”den daha önemli birşey yok. Neden mi böyleyim bu aralar? Çok farklı nedenlerim var;
Tatilde bir çocuk koştu geldi oturdu kucağıma. Pisi ile aynı yaşta ama çok minik görünen, konuşamayan sadece sürekli gülen, gözlerin ışık saçan bir çocuk. “Prematüre doğdu. Bu nedenle biraz geç gelişiyor” dedi annesi. Anladım tabii söyleyemedi geri kalanını, dile getiremedi… Kolay mı kabullenmek, anne olarak böyle bir durumu. Seviştik çok ışık saçan o melekle, bolca sarıldık, sarmalaştık. Nasıl da mutlu oldu Doğa ile oynamaktan. Doğa neden konuşamadığına bir anlam veremese de anladı. İçselleştirdi o an ve bana baktı, anlaştık gözlerimizle. Siz de karşılaşırsanız böyle bir ışıkla lütfen sevgi verin onlara ve kulaklarına şöyle fısıldayın; “Seni olduğun gibi, sen olduğun için çok seviyorum”
Serdar’ın babasıyla ilgili çizilen vahim tablo ve buna rağmen babasına dair her gün ayrı bir umutla uyanması…
Anneannemin ismi lazım olmayan hastalığının tekrar nüksetmesi ve halen dimdik ayakta olması…
İşte bu yüzden, yavaşlayıp şükretmekten, “sevgi” de kalmaktan ve şifa vermekten başka birşey yapmak gelmiyor içimden bugünlerde…

Bugün bir röportajım vardı. Sonrasında kısa bir yürüyüş yaptım, baktım Doğa’yı almak için saat daha erken Starbucks’a girip birşeyler içiyim dedim. Dışarda oturdum önce güneş var diye. Aklıma birşeyler geldi, dergi için yazımı karaladım küçük defterime. Fakat bir yandan da çapraz masamda oturan iki genç kızın sohbetine istemeden kulak misafiri oldum. Üşüye üşüye oturdum öylece dinledim onları.
İkisinin de üzerinde incecik hırka var sadece. İkisi de sigara üstüne sigara içiyor. Birinin yüzü çok düşük ama belli ki kırgın, bunalımda yani. Sonra konuşmalardan anlıyorum ki “çıktığı çocuk” terk etmiş. Diğeri aynen şöyle diyor nasihat olarak; “Senin bu ara evden dışarı atman gerek kendini biraz. Araba kullan mesela biraz. Bak geçenlerde ben kardeşime kızdım, arabaya bindim açtım müziği sonuna kadar. Acayip iyi geldi.” Diğeri halen boynu bükük oturmakta. Birara şubat tatili planları yapmaya başladılar. Nasihat verenin anneleri tatile gidiyormuş da ne yapsaymış da, planlamak gerekirmiş de… daha neler neler…
Sohbetlerini duymadan önce üzerlerindeki incecik hırkalarla üşüdükleri ve içtikleri sigaralar için üzüldüm. Sohbetlerini duyduktan sonra ise ufak bir tebessüm kondu yüzüme. Kendi hallerim geldi gözümün önüne, annemin saçını başını yolacak derece benimle mücadele ettiği o yıllar. İncecik hırkalarla dışarı çıkışlarım, simsiyah kıyafetlerim, gizlice odamda Mina ile sigara içip evdeki pembe peçetelere sarıp sönmüş sigara izmaritlerini camdan aşağı attığımız ve sonra kapıcının anneme “sizin camdan pembe peçetelere sarılı sigara izmaritleri atılıyor” demesi, kış günü sırf anneme inat olsun diye okula giderken giydiğim soket çoraplar…daha neler neler…
Hele birşey aklıma geldi ki bütün gün güldüm; Annem ilkokul öğretmeni olduğundan erken saatte derste olabilmek için Onur ve benim kahvaltımızı erkende hazırlar çıkardı evden. Biz de servisimiz gelene kadar kahvaltı eder inerdik aşağı servis beklemeye. Fakat kahvaltıda her sabah bir katı yumurta ve bir koca kupa süt olurdu. Babam çok disiplinliydi yemek konusunda, özellikle süt ve yumurta mutlaka yenecekti. Fakat sabah sabah o yumurta ve süt nasıl da fena gelirdi bize. Ben birara baktım olacak gibi değil içemiyorum sütü midem kalkıyor. Başladım sütleri çeşmeye dökmeye her sabah. Fakat bir yandan Onur’dan da gizliyorum, örnek almasın beni diye:) Sonra tabii o da gördü aynısını yapmaya başladı. Ve bir süre sonra yumurtaları da buzdolabının arkasına gizlemeye başladık. Bu böyle 1 hafta kadar devam etti sanırım. Sonunda bizim temizliğe gelen kadın kokuyu alıp buzdolabını çekerek malum görüntüye ulaştı. Eee tahmin edersiniz ki oldukça fazla azar işitmiştik bu yüzden. Ama halen ne zaman katı yumurta görsem ya da pişirsem bu gelir aklıma:)
Bütün gün bunları düşünüp durdum akşam annemleri aradım. “Nabersiniz” dedim. “Eee iyiyiz 35. yılımızı kutluyoruz” dediler. Bu kadar saksılık olmaz nasıl da unuttum yıldönümlerini. Nice 35 yıllara kuzulara!
Tarihler ve saat konusunda problemliyim bu aralar:) Zamanı şaşırıyorum sürekli.
Not: Geçen hafta Doğa çekmişti bu fotoyu.
