Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Ben’ kategorisi arşivi

Yaz yorgunu

Yaz mevsimin bütün yorgunluğu çöktü üzerime şu son 1 haftadır. Kendimi enkaz gibi hissediyorum. Çok şükür ki yaz tatilini sağlıkla, güzellikle tamamladık ama şöyle 1 hafta ya da birkaç güncük de olsa kaçsam buralardan yalnız başıma. Bir tek kitabım olsa bir de müziğim yanımda başka da birşey istemem. En büyük hayallim ilk fırsatta yalnız başıma, kendimle bir tatil. Duy sesimi ey evren! Böyleyim işte ben ne bileyim, yalnızlık delisi bir tipim. Yalnız kalayım istiyorum hep deli gibi fırsat kolluyorum bunun için. Bayılıyorum dışarda da olsam yalnız yemek yemeye, yürümeye, gezmeye. Kendimle yaptığım herşeyi çok ama çok seviyorum.

Bir de birkaç gündür geceleri uykum gelmiyor, gelse de yastığa kafamı koyduğum gibi kaçıyor. Bir yandan yorgunluk, bir yandan uykusuzluk leyla gibiyim. Neyse ki bu sabah biraz olsun meditasyon yapma fırsatını yakalayabildim Pamuk ve Doğa uyurken, bütün gün idare etti beni. Sonra o enerjiyle kaç gündür salladığım bütün ev işlerini yaptım bitirdim. Serdar ve Doğa’yı da migrosa gönderdim, oturabildim neyse ki biraz, gittiklerinden beri seksen defa arayıp, “şu yokmuş bunu alalım mı” diye sormalarına rağmen şu post’u da girebiliyorum. Akşam bir kadeh de şarabımı içersem süper dinlenmiş olacağım.

Doğa’nın okulu haftaya başlıyor. Bu yıl okul değiştirdik hazırlık sınıfına yepyeni bir okula başlıyor pisim. O da biz de birbirimizden heyecanlı ama belli etmiyoruz. Okula başlayacak bütün yavrulara sağlık ve neşe dolu bir yıl olsun diliyorum.

Okulun başlaması ile birlikte ben de eski düzenime geri döneceğim, siteyi de biraz elden geçireceğim, yenilikler yapacağım. Birbirinden keyifli röportajlarla sizlerle olacağım efendim.

Biraz önce geldiler, incir almışlar bana, kendilerine de dondurma ve kağıt helva:) arada migros torbalarını yerleştirip geldim. eee  birkaç incir ve  de üzerine kağıt helva yiyerek tamamladım yazımı. Ne saçma bir post oldu, herşey birarada, yaz yorgunu bir kadından da başka birşey beklemeyin zaten…

Buyrun bir de yaz fotosu. Sitenin sağında duran fotomuza göre biraz yaşlanmış mıyım ne?

Bizde son durumlar

Hayat olması gerektiği gibi akıyor bugünlerde. Çoğunlukla akşamları yorgunluktan kemiklerim sızlayarak ama bir o kadar da mutlu giriyorum yatağa. Doğa ile her günümüz ayrı bir macera. Bu sabah kendimi şöyle derken yakaladım; “Pamuk bi rahat ver kıza. Doğa sen de bırak fiştikleme hayvanı. Ufff bi didişmeyin iki dakka”. Sürekli yapışıklar evde. Doğa tuvalete girince bile Pamuk banyonun kapısında ağzında topu bekliyor. Bir top oyunudur gidiyor evde olduğumuz zamanlarda. Pamuk her halini bize anlatır oldu, konuştu konuşacak gibi yani. Arada söyleniyor kendi kendine. İsmini biliyor, surat ifademizden bile ne hissettiğimizi, ona ne söylemek istediğimizi anlıyor. Sıcaktan o da bunalıyor tabii, şöyle bazen kucağıma alıp suyun altına sokasım geliyor. Hatta Doğa’yı küvete sokunca alıversek diyorum onu da biraz ferahlasa fena mı olur.

Yazmam gereken 2 keyifli röportaj var ama inanın vakit bulup toparlayıp da yazamadım. İkisi de apayrı konularda birbirinden ilginç hem de. Neyse tatile gitmeden yazma hedefi koydum kendime. Asıl tamamlamam gereken başka birkaç iş var biran önce ama bekliyorlar ne yazık ki. Yaz dönemi böyle, vaktimin büyük kısmı kızıma ait. Geceleri öyle bir yorgunluk çöküyor ki elim kolum kalkmıyor. Bir de Pamuk felaket tüy döküyor mevsimsel olarak. Elektrik süpürgesi yapıştı elime tabii haliyle. Çok abatmamak kaydıyla ara sıra süpürmek gerekiyor evi. Haftada bir gelen kadının yaptığı temizlik hiç mi hiç yeterli olmuyor. Birara daha mı fazla çağırsam kadını dedim ama yok kadından yani evde başka birinden sıkıntı geliyor ya bana vazgeçtim. Çok düşündüm ama sonum budur yani süpürgeden de hiç şikayet etmiyim o halde dimi ama:) Ama en komiği, Pamuk ve Doğa süpürge sesinden nefret ediyorlar, ikisi bir odaya kapatıyor kendini, ben evi süpürürken onlar oyun oynuyor. Ama aşağıdaki fotoda Pamuk perdeyle oyun oynuyor. En sevdiği oyun bu; Perdeye dolanıp yatağa zıplayıp öylece kalmak.

Ha bu arada bir de garip şeyler oluyor bedenime. Yorgunluğa mı vursam, değişim ve dönüşüm döneminde mi bedenimle ruhum desem bilemedim ama olmadık şeyler hissediyorum şu birkaç haftadır. Tansiyonda ciddi düşüşler (zaten düşük tansiyonluyum yapı olarak), cildimde kaşıntılar, kas ağrıları vs.. Bunların içinde beni en zorlayan ani tansiyon düşüşleri oluyor. Birden yere yığılacak gibi oluyorum. Mide bulantısı ile birlikte görüş mesafem falan daralıyor. Neyse, en detaylısından bir check up yaptırdım bu durumların sonucunda. Sonuçların tamamı pazartesi belli olacak ama büyük kısmı çıktı. Herşey normal görünüyor. Pazartesi doktorumla konuşup değerlendireceğim sonuçları bakalım. Tabii ilk yapılacak şey olarak doktora gittim ama kendimle içten içe konuşuyorum da bir yandan neden yarattım bu durumları diye. Hastalıkları da yaratan biziz ya sonuçta, derinlere inmem gerek biraz. Ama gelin görün ki ne yalnız kalacak fırsatım var, ne de içsel bir çalışma yapacak zamanım. Böyle olması gerekiyor o halde kendiliğinden olsun, her ne ise kabul ediyorum. Akışa güveniyorum.

Çok şükür ki her zaman yoga var benim benle, dengede kalmamı sağlayan. Asanaları yapamadığım günlerde düşüncesi bile yeterli olan. İsmimin anlamını gerçek anlamda hissetmemi sağlayan öğreti, iyi ki var.

5 yaş

Nefis bir dolunay akşamından merhabalar! Ay bütün heybeti ile ışıl ışıl yıkıyor içimizi sanki şu an. Dolunaylarda pek bir asabi olan ben nedense bu defa pek bir dinginim. Geçtiğimiz 1 ay boyunca asabiyetim öyle bir tavan yaptı ki, sanırım pek birşey kalmadı da içerde ondan belki de:) Neden mi? Ben de bilmiyorum. Zorlu bir dönem geçirdim. İndim çıktım, dalgalandım duruldum, sorguladım durdum, yanıtı yine taa içerlerde buldum. Fazlalıklarımdan, kalıplarımdan, ezberlerimden kurtuldum. Ya da kurtulmaya başladım diyelim. Uzun zamandır bu kadar fazla zihin karışıklığı yaşamamıştım. Koptu gitti zihin ta ki ben tutup durdurana kadar çıldırmış haldeydi. Fakat ben böyle besleniyorum, böyle öğreniyorum. Sorgulamadan, didiklemeden, kendimle savaşmadan olmuyor. Uzun zamandır, son birkaç yıldır diyelim bu kadar uğraşmamıştım kendimle, iyi ki de oldu. Yeni bir dönem başladı içimde, kalbimde, yeni farkındalıklarla ve kabullenişlerle yeni kapılar açıldı. Ruhuma bahar geldi sanki hele de pisimin doğumgünüyle birlikte.

5. yaşında oldu Doğa dün. Ben de 5 yıldır anne. 5 yıl önceki ben ile şimdiki ben arasında ne fark var diye bakarsak; minik rehberimin karnımda büyümeye başladığı andan itibaren deneyimlediklerim bildiğimiz zaman kavramıyla ölçülemez. Onun bana öğrettikleri hiçbir yerde, hiçbir kitapta yok, olmayacak da. Beni bana olduğu gibi anlatan, böylesine ayna tutan başka biri de yok. Umarım ben de görevimi iyi yapabiliyorumdur, çünkü onun annesi olmak kadar beni onurlandıran başka bir his de yok.

Bugünlerde…

Geçen gün annem “niye yazmıyorsun artık sen” dedi. Her postumu okuyor sağolsun, hiç kaçırmaz. Babam da dergideki yazılarımı okur özellikle, yorum yapar mutlaka. Sahi yorumlardan bahsedeyim biraz konu açılmışken. Geçenlerde Cemil İpekçi adıyla biri gayet çirkin bir yorum bırakmış köşe yazarlarımdan birine. Bir de benim dolunay yazıma bir yorum geldi, kimden geldiği belli değil ve neden yazıldığı. Sildim tabiki de yayınlamadım ama şaşırmadım da. Kendimizi ifade etme konusunda nedense hep faklı yollar ve yöntemler deniyoruz. Üstelik de kendi ismimizi kullanmaktan aciziz. Lütfen bu kişiler ne söylemek istiyorsa gerçek adını kullanarak yazsınlar bize. Bizler hepimiz gayet şeffaf, olduğumuz halimizle buradayız.

Bir de sessizliğe bürünmüş bir okuyucu kitlesi var ki sormayın. Örneğin Super Moon başlıklı postu binin üzerinde kişi okudu ama yorum yok. Ne olur ki birkaç satır birşey çizittirseniz birlikte düşünsek, tartışsak, paylaşsak, birlikte büyüsek.

Neden mi yazmıyorum? Belli bir nedeni yok aslında gündelik hayatın koşuşturmacasına dalmışım biraz diyelim ve bir yandan da yoga dersleri vermeye başladım evde ona yoğunlaştım. Eşe, dosta, aileme yoga gösteriyorum. Öğretmen oldum mu? Sertifikamı aldım ama öğretmen olma yolundayım henüz diyelim. Hemen eğitim bittiğinde öğretmen olunmuyor bence, öğreti çok derin. Yaşama geçirmek emek ve disiplin istiyor. Hep öğrenci kalabilmek gerekiyor aslında. Çalışıyorum kendimle bolca, okuyorum, araştırıyorum, özellikle özdisiplinimi oturtmaya çalışıyorum her anlamda. Kendimle çeliştiğim oluyor, tosluyorum bazen duvara, bıdı bıdı konuşuyorum kendimle, kimi zaman da susuyorum sadece. Eh böyle işte bende durumlar, yol uzun. En son okuduğum “Yoga ve Siz” adlı kitabında B.K.S. Iyengar öğretmenler ve öğretmek üzerine şöyle diyor; “Akademik bir alanda öğretmen olmak görece kolaydır, oysa aynı şey sanat öğretmenliği için söylemek zor, ve yoga öğretmenliği de hepsinin en zoru çünkü onların kendilerini eleştiri süzgecinden geçirmeleri ve kendi kendilerini düzeltmeleri gerekir. Yoga sanatı tümüyle öznel ve uygulamalı. Öğretmenlik sertifikaları değersiz sayılır. Asıl değer öğretmenin öğretme işine olan yaklaşımında yatar.”

Bir yandan sevgili Sedef’in “Connection Parenting” eğitimini tamamladım 2. defa. Yaklaşık 2 yıldır Sedef’le üzerinde çalıştığımız bir proje kapsamında katıldığım bu eğitim ebeveynliğe bakışıma ayrı bir anlam kattı. Proje tamamladığında keyifle paylaşacağım sizlerle.

Yazmıyorum ama bolca blog okuyorum bu aralar. Güzel insanlar var okuduğum, kendimden birşeyler bulduğum… Yukarda takipteyim kısmı da bozulmuştu yapamadım halen kısa zamanda onu da halledip okuduğum dostları da paylaşacağım.

Uyuşmuş zihinlerimiz uyansın

Yoga yolunda kuşları izleyip fotoğraflarını çeken ben sonunda bir kuş ismi aldım. Sevgili öğretmenim Dada, eğitim sonunda bana sanskritçede bir kuş ismi olan “Atmaja” adını verdi. Aynı zamanda “kozmik ruhun özünden doğmuş” anlamına da geliyormuş. Özgür adını ancak taşıyabilmeye başlamışken bir de kuş ismim oldu:) Layık olmaya çalışacağım, çok çalışacağım…

Bu taşınma işi hayatı ciddi anlamda sorgulamama neden oldu. Daha 5 yıllık eviliyiz ve evimizdeki eşya, kıyafet, ayakkabı..vs. sayısı yüreğimi acıttı. Hani çok da alan insanlar değiliz, ona rağmen dolaplar dolusu kıyafetler üstüme üstüme geldi. Çok ayıkladım, çok verdim, halen de vermekteyim ama 5 yıl tek birşey almasak olur belki de daha fazla. Hele oyuncaklardan hiç bahsetmek istemiyorum. Evet tamam alınmalı oyuncak ama nereye kadar, biraz da kendi oyuncaklarını kendileri yapsa değil mi çocuklar? Örneğin sevgili kardeşim Onur deodorantları vites, tencere kapaklarını da direksiyon yapardı ve gazete kağıtlarını bantlar top yapardı saatlerce takılırdı öyle, unuturduk onu oyun oynarken. Benim bebeklerin şöförü olurdu bir de binerdim arabasına ne güzel oynardık. Sonra orkestra kurardık yine alakasız malzemeleri kullanır müzik aleti yapardık, hep ben şarkıcı, Onur gitarist olurdu ama sonunda Onur gerçekten de şarkıcı oldu:) Doğa da oyun konusunda oldukça yaratıcı aslında ama yine de daha fazla yaratıcı olmaları için yönlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Sınırlı sayıda oyuncakla daha zihin geliştirici oyunlar üretilebilir. En basitinden sıkıldığında oturup hikaye tamamlama bile oynansa olur. Ya da hayvan, meyve, sebze isimler tutup bulmaca bizim en sevdiğimiz oyunlarda. Genelde arabada tarfikte kaldğımızda ya da tuvalette oynuyoruz aslında:) En sevdiğim şey aslında sohbet etmek ya da hayal kurmak Doğa ile. Öyle güzel şeyler çıkıyor ki sonunda şaşarsınız, hele kötü geçen bir günün ardından bir çocukla birlikte oturup hayal kurmaktan daha iyi bir şifalandırma yöntemi bilmiyorum. Sınırsız sevgi ve hayal gücü ruhunuzu çok derinlere taşıyabiliyor.

Neyse… kıyafetler, ayakkabılardan nerelere geldi konu:) Çok alıyoruz arkadaşlar, gereksiz yere alıyoruz. Moda denen kavramın oyuncağı olmuşuz. İnanın gelişmiş ülkeler elindeki fazlalıkları olmayan ülkelerle paylaşsa, ciddi bir seferberlik başlatılsa ne açlık kalır ne fakirlik. Fakat hepiniz farkındasınız eminim ki dönüşü olmayan bir yola girdik, süreç başladı dostlar… Kesinlikle negatif algılamayın bu dediklerimi, kaldı ki negatif de içinde pozitifi barındırır, çok büyük ve güzel bir ruhsal evrimden bahsediliyor aslında. Mısır ve Tunus’ta izlediklerimizin ardı arkası gelecek deniyor, daha büyük halk ayaklanmaları bekleniyor, olsun diyorum. Uyuşmuş zihinlerimizi daha da açalım, uyanalım artık diyorum. Bunun için 2012’yi beklememize gerek yok tam da gün bugün. Tam da ortasındayız değişimin.