Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Çok özel bir misafirimiz vardı bugün. Doğa’ya sabah okula giderken söyledim geleceğini. Kim olduğunu sordu merakla. ”Kedileri çok seviyor ve bir de çocuk yogası öğretiyor” dedim. Heyecanla bekledim saatin 5′i geçmesini ve kapının çalmasını. Hiç mi yabancılık çekmez insan hiç mi yeni tanışma sessizlikleri olmaz… Hiçbiri olmadı bunların. Yıllardır tanışıyormuşcasına sıcacık bir sohbet ki büyük bir bölümü Doğa ile birlikte. Çok iyi anlaştılar Doğa ile, çok sevdiler birbirlerini. Biliyordum böyle olacağını…
O kadar yorgunum ki şu an ekrana gözlerimi kısarak bakıyorum. Sadece bu güzel detayları buraya not düşmek için açtım bilgisayarımı. Oysa ki daha ne çok şey yazabilirim onunla ilgili… Ama siz zaten biliyor, tanıyorsunuz onu.
İyi ki geldin Brajeshwari İstanbul’a… Hoşgeldin tekrar!


Kendimize ne kadar dürüstüz?
Hangi yönlerimizi gösteriyor, hangi yönlerimizi saklıyoruz?
Neden saklanma ihtiyacı duyuyoruz?
Çıplaklıktan neden çekiniyoruz? Hem duygusal hem fiziksel…
Kendimize dürüst olamadığımız noktalar neler?
Hadi aynaya bakalım ve kendimizi bütün çıplaklığımızla, olduğumuz halimizle kabul edelim ve sevelim.
Evrenin dengesine, sevgiye kucak açalım. Zıtlıkları, karmaşayı, olumsuzu da kabul edelim. Yargılarımızı olması gerektiği yerde bırakalım. Biraz olsun çıplak kalalım. İlk doğduğumuz an’daki gibi… hiçbrşey bilmediğimiz, öğrenmediğimiz, sadece iç sesimizi dinlediğimiz o an’a geri dönelim…
Kimsenin sizi böyle savunmasız görmesini istemiyor musunuz? Korkuyor musunuz göreceklerinizden? Korkmayın! Sadece bir ayna alın elinize ve bakın. Baktıkça derine, daha da derine inmeye çalışın. Gördüklerinize lanet okumayın, öfkelenmeyin, izleyin sadece. Görün bakalım neler varmış. Tanışın hepsiyle, kucaklayın. Gerçek siz ile buluşun.
NOT: Tam bunları düşünürken yukarıdaki satırları yazdıktan sonra bir mail düştü posta kutuma; Maya Takvimi’ne göre Bıçak Trecanası’nın 1. gününde olduğumuzu söylüyordu. Ve devamında şöyle diyordu; Bu trecananın gündemi hakikati aramaktır. Bu trecana boyunca aynaya bakın ve kendiniz hakkındaki hakikati görmeye çalışın. Seçimler yapmak ve kararlar almak için mükemmel bir dönem. 13 gün boyunca kendimiz ve etrafımızdaki dünya ile ilgili hakikati ortaya çıkarabiliriz.
Fotoğraf: Heykeltraş Mehmet Aksoy – Aynaya Bakan Kadın

Bugün oyun oynarlarken Rana Doğa’ya şöyle dedi; “Büyüyünce senin veteriner dükkanın benim kostüm dükkanımın karşısında olur. Hem de dışarı yemeğe çıkarız buluşup”. Doğa da, “Harika fikir Ranacım” dedi. İşte hayallerimiz, bilinçaltımız böyleydi bizlerin de. Bu kadar netti herşey, olduğu gibi. Ne oldu da bozuldu? Ailevi etkenler, sosyal çevre, okul ve diğer dış etkenler tabiki… ve de bir süre sonra da kendi kendimizi bozduk. Kendimize inanmaz olduk ve işte o noktada yaratmayı durdurduk. Rüyalarımızı bile erteledik, rüya göremez olduk. Ta ki hayatımızda hep terslikler üstüste gelene, nefes almayı bile unutmuş olduğumuzu fark edene kadar.
Bende böyle olmuştu yıllar önce. 6 yıl kadar önceydi, uzun bir ilişkimi yeni bitirmiştim, kendim isteyerek, pek de hoş olmayan bir şekilde. Sabahları bildiğiniz kusarak uyanıyordum, berbat bir şekilde işe gidiyordum. Öyle bir noktadaydım ki hiçbir şeyin önemi kalmamıştı hayatta artık. Kendimi suçlamanın da ötesinde sürekli hayatımda aynı şeylerin tekrar ediyor oluşuna lanet okuyordum. Derken bir gün bir yerde Elif’e rastladım. Şimdi çok yakın dostum olan bu insanla o gün karşılaşmam bugün, şimdi, şu an burada olmamı sağladı. “An” da kalabilmeyi öğrenmek için birçok method, öğreti ile tanıştım ki bunların çocuğunu buradan da anlatıyorum. Kendimi sevdiğim her yeni gün yeni bir mucize girdi hayatıma, kendimi onayladığım her an yeni bir adım attım, yeniyi kucakladım. Serdar ve Doğa da bunların sonucuydu…
Geçmişe artık sevgiyle bakabiliyorum ve baktıkça şükrediyorum her anını doya doya iyi ki yaşamaşım, herşeyiyle. Bunları neden yazdım? Bugün Doğa ve Rana’nın oyunlarını izlemek çok duygulandırdı beni, farklı yerlere aldı götürdü. Bizlerin de kendimizin yarattığı bir oyunun içinde olduğumuzu bir defa daha fark ettim. Nasıl bir oyun yaratacağımız tamamen bizim elimizde. Esra yazmıştı ya Inception ile ilgili; Yarat ve Oyna!
Bu arada geçen akşam ben de gittim Inception’a. Ne zamandır yalnız başıma sinemaya gitmedim ama bu filme yalnız gitmek kısmet oldu. Filmden çıkınca istediğim tek şey, yüzüme çarpan rüzgarla birlikte alabildiğine yürümek oldu. Sanırım 1 saati geçkin yürümüşüm öyle, Serdar arayana kadar:) Toplantısının bittiğini gelip beni alabileceğini söylüyordu telefonda. Ben oracıktaki bir banka oturuverdim sadece beklemek için, geldiğinde beni bankta oturur bulunca çok güldü tabii. Dırdır bütün gece filmi anlattım durdum, üstelik uykumuz da kaçtı bir de üstüne:)
Neydi beni filmde bu kadar etkileyen hemen söylüyorum; Zihnimiz daha güzel anlatılamazdı! Geçmiş anılarımızın izleri, korkularımız, aynalarımız bu kadar güzel tarif edilemez, tasarlanamazdı. Her birimiz yapıyoruz aslında o filmde yapılanları, o aletlere bağlanmaksızın. Filmi izleyenlerler anlayacaklar ne demek istediğimi, bir düşünün bakın, düşüncenizle olumlu ya da olumsuz neler yaratabileceğinizi ya da bugüne kadar yarattıklarınızı. Alt bilinçler ise tam bir görsel şölendi yine. Hep söylüyorum yine de söyleyeceğim, bu film de vesile olsun, bilinçaltınızla oynamayın, oynatmayın. Spiritüel cambazlardan uzak durun!

Hazır pisi uyumuşken “yoga halısını” aldım sessizce, salona geldim ve klimayı açtım. Yoksa gündüz ondan gizli bunu yapmak ne mümkün. Onunla yapmak da güzel ama yalnız kalmaya öylesine ihtiyacım var ki bugünlerde. Daha doğrusu Doğa’yla konuşurken, ona olanları anlatmaya çalışırken bazen yorulduğumu hissediyorum. Öyle zamanlarda en iyisi birlikte eğlenceli bir kitap okumak ya da birlikte boyalara bulanmak oluyor. Böylece ikimizde mola vermiş oluyoruz.
Yoganın asanalar yani duruşlardan ibaret olmadığını her geçen gün daha iyi anlıyor ve fark ediyorum. Şimdilerde düşüncesi bile yetiyor çoğu kez. Tek bir asanayı düşündüğümde bile onun içine girebilmek, o duruşu hissedebilmek bu öğretiye olan hayranlığımı gün be gün artırıyor. Derken bir de nefes var tabii. Burun deliklerimi kontrol ederek uyandığım her sabah ve uykuya daldığım her gece yeni birşeyler öğreniyorum kendimde. Nefesle şarj oluyorum sanki. Nefesimi izlerken yaptığım meditasyon ise “an” da tutuyor beni. Çok seviyorum kendimi bu halde.
Bu akşam uzun zamandır dinlemediğim Zen Meditation Cd’mi koydum şavasanaya yatarken. Meditasyonum bitti ama halen çıkaramadım. Nasıl da iyi geldi, içimi yıkadı desem yeridir. Daha başka nasıl anlatılır bilmem.
Geçtiğimiz kış aylarında Sadhguru adında bir ruhsal lider gelmişti Hindistan’dan. Kendisiyle röportaj yapıp, bir grup meditasyonuna katılma şansım olmuştu. Bütün sosyetikler vardı diyim size meditasyonda. Adamın kıyafetini öpenler, dizlerine kapananlar falan. Bunlar benim dünya görüşüme ters şeyler. Yaptırdığı meditasyon pek de ilgimi çekmemişti açıkçası ama bende iz bırakan bir cümlesi olmuştu; “Yoga hayattır, hayat yogadır”. Ve tabii bütün yargılarımı bir kenara koyup dinlemiştim röportajı kayıt cihazımdan. Bende en fazla etki yaratanları yazmıştım; Buradan okuyabilirsiniz. Nerden nereye geldim, diyeceğim şudur ki, yoga gerçekten de hayatın tam kendisi aslında; O an ne yapıyorsan ona odaklanabilmek ve yaptığın her işi, bu çamaşır asmak bile olsa sevgiyle yapabilmek. Bunların ne kadarını yapabiliyorsunuz diye bir düşünün bakalım. Her zaman olmuyor değil mi? Evet o kadar da kolay değil. Ama farkında olursanız yapılabiliyor. En azından çabalamak gerekiyor.
Yoga yapıyor ama çeşitli nedenlerden dolayı ara verdiyseniz buradan takip ederek her gün bir asana yapabilirsiniz.

Ne kadar hızlı yaratır olduk. Düşündüğümüz “an” da yaratıyoruz. Hissettiğimiz an oradayız, yapıyoruz ve oluyoruz. İçindeyiz “an”ın, tam ortasında. Akışa bıraktıkça, farkına vardıkça daha da içine giriyoruz ve o noktada ilüzyonlar kalkıyor. Sen, ben, o kalkıyor. Sen ya da ben kalmıyor, biz oluyoruz, BİR oluyoruz.
Zaman ve akış hızlandı. Her şey hızlıca oluyor ve sonraki an geliyor yeniye yer açılıyor. Yarını bekleme artık bir şeylere başlamak ya da bir şeyleri bitirmek için. Bugün yap ya da bırak. Düşünme, zihnini kurcalama, sınırlama. Sınırladıkça negatiften yaratıyorsun.
Ağrılarına, sızılarına, hastalıklarına kulak ver, önem ver, işaretleri izle…vücudun sana ne anlatıyor görmeye çalış.
Çevrendeki insanlara bak, sevdiklerine, sevmediklerine, sinir olduklarına, acıdıklarına, şevkat duyduklarına, tutku ile bağlandıklarına, yargıladıklarına bak…
Bağımlılıklarına bak, yediklerine, içtiklerine, giydiklerine, satın aldıklarına, veremediklerine, üzerine yapışanlara bak…
Hepsini ayrıştırmaya çalışma birbirinden, bütünde tut, bütünde dur. Hepsi senin içinde, sende duruyor. Kabul et, kucakla önce. Sonra hangilerine ihtiyacın yoksa bırak gitsin. Geriye kalanları kutsa, sevgiyle kucakla.
“Bir olmak” tan ne anlıyorsun bir düşün, kendinle kal. Dürüstçe ifade edebiliyorsan bunu kendine, evren içinde gerçekten Birlik içinde olabileceğimize inanıyorsan meditasyonlarına devam et. Bir olmaya inancın yoksa da bırak kendini akışa. Yanıtlar gelsin bakalım içerden ya da dışardan. Olanları, olacakları izle…
İçindeki Tanrı ile kal. Aynana, aynalarına bakmayı, onları sevmeyi hiç ihmal etme. Tıpkı kendini hep sevdiğin gibi…
Not: Bu satırları bana yazdıran sağ ayağımdaki ağrıya teşekkürler… bir de Esra, Ceyda ve Melda’ya…
