Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Bu bayram pek bir sevimsiz olabilirim. Önceden söyliyim de okuyunca içiniz daralmasın. Ama tabii amaç sizi de kendimi de daraltmak değil biraz olsun içinde yaşadığımz dünyaya neler yaptığımız konusunda farkındalığımızı geliştirmek. Kendi kendimi eğitirken bir yandan öğrendiklerimi, dinlediklerimi ve okuduklarımı da sizlerle paylaşmak en sevdiğim şey.
Bugünü aslında kendime ayırmayı planlarken çok da tesadüfi olmasa gerek Fatih’in seminerinde buldum kendimi. Zaten röportaj için bolca konuşmuş, sohbet etmiştik ama yine de hem Maya Takvimini hem de ekolojik bilgileri detaylıca dinlemek çok iyi geldi bana. Fakat verdiği birkaç rakam beynimde şok etkisi yarattı, seminerden çıktığımdan beri bunu düşünüyorum. Rakamlar Home belgeselinden. Ben de izledim belgeseli hatta yazmıştım da burada fakat her nasılsa bu rakama dikkat etmemişim;
1 kilo patates için üretmek için 100 litre su gerekiyor. 1 kilo pirinç üretmek için 4000 litre su gerekiyor. 1 kilo et üretimi için ise 13 bin litre su gerekiyor.
2025′ten önce 2 milyar insan susuzluktan etkilenebilir.
Doğanın kaynaklarını nasıl da akılsızca, bencilce kullandığımızın net bir örneği. Bilmem anlatabildim mi?

Bıkmadan yazmaya devam edeceğim bu belgeselin içeriğini. Halen izlemediniz mi yoksa? 2012 filmine gitmek yerine örneğin kendinize bir iyilik yapın ve bunu alın izleyin.

“Prens külkedisine birden aşık oluyor” diyordu kitapta.
“Aşık olmak ne demek anneanne?” dedi.
“Sevmek” dedi annem.
O günden beri ara ara soruyor aynı soruyu. Düşünüyorum ben de cevabını. Al sana cevap Doğa’cığım. Bunu okuduğunda gerçi sen çoktan çözmüş olacaksın konuyu ama olsun…
Şimdi ne ilgisi var aşkın sevgi ile. Aşk bana göre kısacık, gelip geçen, anlık bir duygu hatta. Sevmek gibi ilahi ve yüce değil. Sevginin enerjisi ir başka. Sevdiğin zaman kucaklamak, sarmalamak istiyorsun. İçine sokmak, onunla bir olmak, ruhuna dokunmak, ruhunu hissetmek istiyorsun. Ama sanki aşk daha yüzeysel gibi kalıyor bana göre. Daha fazla cinsel enerji yoğunluklu. Hani bir sevişip geçiveren ya da geçmeyen. Çılgınca bir tutku bir yandan da. Eee peki sevginin içinde aşk ve tutku yok mu? Var tabiki. Herşey birbirinin içinde içinde aslında. Bir ve bütün.
Yine aynı yere geliyorum ama, anne olunca, ilahi olana, evrenin akışına aşık oluyorsun örneğin. Evrenin mucizelerinin farkına varıyorsun. Koşulsuz sevmeyi öğreniyorsun. İçinden çıkan bir varlığı kendinden bile fazla seviyorsun. Bir yandan korumak, kollamak diğer yandan da özgür bırakmanın nasıl bir şey olduğunu görüyorsun. Ama gerçek sevginin, evrenin akışının bu olduğunu fark ediyorsun.
Tanrı da bizi koşulsuz sevip, özgür bırakmıyor mu zaten? Ama duygularımızı hapseden, sınırlayan hep bizleriz, çoğunlukla Tanrı’ya küsüp onu suçlasak da kendimizi özgürleştiremiyoruz bir türlü. Bunun adına ister hayat koşulları, ister evlilik, ister iş hayatı diyin… her birimizin bir bahanesi var özgür olamamak adına. Kafalarımızın içinde bambaşka düşünce baloncukları varken, attığımız adımlar tam da bu baloncukların tersi oluyor çoğu zaman. Ne zaman ki bu baloncukları kabul edip, onlarla barıştığımızda özgürlük çanları çalmaya başlıyor. Kimi zaman yerde gördüğünüz kuru bir yaprak, yeni tanıdığınız bir çift göz, güneşin doğuşu ya da sabah uyandığında çocuğunuzun yüzündeki gülümseme bu özgürlük çanlarına dokunuyor. İşte o zaman bir başka oluyorsunuz. Vücudunuz bir başka forma giriyor sanki. İçinizde kelebekler uçuşuyor. Havanın kokusu bile değişiyor. Korku diye birşey kalmıyor bilinçte. Her yanınızla barışıyorsunuz. Nefes alışınız düzenleniyor kendiliğinden. Duraksamadan, kendiliğinden nefes alıp veriyorsunuz. İçinizdeki bütün organlar özgürlük dansı yapıyorlar adeta. Saçınız ayrı, cildiniz ayrı parlıyor. Dinlediğiniz müziklerin tınısı, yediklerinizin tadı bir başka oluyor. Her anı şükranla karşılıyorsunuz. Sizden akan bu olumlu enerji en sevdiklerinizden tutun da, dolmuşta para uzattığınız adama kadar geçiyor.
Çok sevdiğimizi ya da aşık olduğumuzu sanıp da aslında ruhumuzu hapsediyorsak, özgür olamıyorsak çok yazık…
Hiç böyle bir yazı yazmak yoktu bugün aklımda. Hele aşk, sevgi hakkında hiiiç!
Düşüncelerimden geçip de bu yazıya sebep olan güzel ruh, teşekkürler sana…

Fotoğraf: Camille Claudel, Vals (Hayatını anlatan kitabı uzun yıllar önce okumuştum. Aşkı beni derinden etkileyen kadındır kendisi)

Biz de yine bir enerji değişimi, temizlik var bu aralar. Önce televizyon patladı, sonra çamaşır makinesi bozuldu, en son bu akşam saçımı kuruturken saç kurutma makinesi alev aldı elimde. Ayrıca bozulan ayakkabılık, kırılan bardak ve tabak sayısından hiç bahsetmiyim. Bir de bu arada Doğa hastalandı. Geçtiğimiz bütün bir hafta yuvaya göndermedim, evdeydik. Halsizdi çok. Ee tabii onun yuvaya gitmemesi demek benim bütün işlerin donması anlamına geliyor. Ne işi, hani sanki kumandanın bir düğmesine basıyorum ve hayat donuyor. Herşey o oluyor bir anda. Haftanın ilk günleri iyiydi, “neyse ki ateşi yok sadece nezle” dedim. Ama artan halsizliği ve o burun akıntısı ile dışarı çıkamamamızdan dolayı eve hapsoluşumuz beni çok bunalttı. “Ne bunalıyorsun kadın çocuğun hasta otur oturduğun yerde” diyorum kendime ama bir yandan içim içimi yiyor. Yogaya gidemiyorum, kitap okuyamıyorum, röportajımı iptal ettim…vs. Peh! Hissettiklerime bakar mısınız… ne bencillik ama dimi! Ama size yalan söyleyecek değilim sıkıldım işte. Diyorum ya hep en büyük dersim benim annelik. Bazen içimden; “Eh be Özgür sen de çocuk doğuracak kadın mıydın” diyorum. Hem de isteyerek çağırdın cüceyi, o da koşa koşa geldi dünyaya. Öğretecek işte bana beni, görevi büyük!
İşte ben böyle bıdı bıdı içimden söylenirken hadi dedim yogayı bari birlikte yapalım. Bayıldı bu fikre tabii. Yuvaya gitmeden önce hep yapardık birlikte evde. Ama tabii artık farklı cüce eskisi gibi sakin değil ki. Tam bir asananın ortasında sırtıma binmeye çalışmasın mı. Boynum çıkacaktı yerinden. Bir de “Hadi şimdi bu hareketi döne döne yapalım anne” ya da “Şimdi zıpla arada” gibi ayrı bir tat getirdi asanalarıma. Bir de Ersin Hoca yazın demişti ki “Doğa’yı da getir derslere”. Ah hocam görse bunun bu halini der miydi hiç. Fakat çok ilginç birşey oldu sonrasında; Yoga yapmamızdan iki gün falan sonra bir akşam baktım bizimki salonda, kütüphaneden nerden bulmuş bilmiyorum gerçekten çok arkalardaydı, yoga duruşlarını gösteren kitabımı açmış tek tek her sayfadaki duruşları yapıyordu. Annem de bendeydi hatta ikimiz de şok olduk. Kitabın sonuna kadar sabırla yaptı hepsini, sonra kapattı koydu yerine kitabı. Hoca haklı belki de götürmeliyim bilemedim:)
Tam gribi atlattık derken beni esir aldı bu defa da. Cumadan beri ciddi hissettirdi kendini. Neyse yeni haftaya tertemiz başlıyorum artık. Hastalıksız, enerjik günlerimiz geri gelsin.
Bu arada hafta başı doktora götürmüştük Doğa’yı. Doktordan çıktık Mothercare’e uğradık. Kasada Doğa’nın burnunun aktığını gören bir anneannenin torununu bir çekiştirerek uzaklaştırması vardı ki Doğa’dan… İnsanların bu halleri ürkütüyor beni, yabancılaştırıyor iyice bu dünyaya. Sürekli bir korku içinde yaşıyoruz ya kendimize bile yabancılaşıyoruz bu korku ile. Şimdilerde yeni fobimiz de domuz gribi. Oysa herşey büyük bir oyunun parçası gibi geliyor bana.


Zaman akıp gidiyor ve kafamdaki en büyük proje halen bekliyor. Zaman diye birşeyin gerçekte var olmadığını bana kanıtlamak istercesine bekliyor… Neyi beklediği bilinmez ama sanki doğum yapacakmışım gibi, bir çıkarsam rahatlayacağım. İlginç bir dönemdeyim bu aralar, içimde bir patlama var ama dışarı çıkamıyor. Bir yanım huzur içinde yaşarken diğer yanım çığlık çığlığa. Yoga dengeliyor beni sadece. Sürekli denge duruşunda durasım var örneğin:) Geçtiğimiz bu hafta, ilk defa Serdar’ın çok yoğun olduğu bir haftayı sakin geçirdim. Her ayın belli haftası ve her haftanın belli günleri yoğunluk oluyor, malum dergiler baskıya gidiyor. Serdar da uzun geceler ofiste oluyor. Ne zamandır oldukça gergin geçiriyordum, özellikle yaz aylarından beri, bu dönemleri. Doğa olmasa vereyim kendimi okumaya, yazmaya, gezmeye ama örneğin bütün bir hafta boyunca akşamları Serdar evde olmayınca bütün akşamım Doğa’ya ait normal olarak. O uyuduktan sonra da yorgunluktan maksimum 1 saat ayakta kalabiliyorum.
Fakat bu hafta farklıydı her zamankinden. Daha rahat bıraktım kendimi de onu da. Ben de şaşırdım ama pek bir sakin, anlayışlı, sevgi böceği şeklindeydim. Ee ben böyle olunca Doğa da aldı güzel enerjiyi. Biraz da büyüdü artık sanırım daha bir arkadaş bana artık Serdar’ın olmadığı gecelerde. Uzunca sohbetler ediyoruz, oyunlar oynuyoruz, kıkırdıyoruz bolca. Bir de tam gün yuva iyi geldi ikimize de. Anne-kız ilişkimiz daha bir ayakları yere basar oldu. Arada didişiyoruz tabii yine ama o da ben de nerede duracağımızı biliyoruz.
Bugünlerde güç aldığım birşey var aslında; Yoga sınıfımdaki 80 yaşlarındaki arkadaşım. Görseniz yersiniz, nasıl şeker, nasıl güler yüzlü. Hiçbir dersi kaçırmıyor, her duruşu yapmaya çalışıyor, güneşe selam bile yapıyor. Uzunca bir süre devam etmiş yogaya sonra ara vermiş. Bu dönem tekrar başlamış. Duyduğuma göre, eşi rahatsızmış, ona bakıyormuş. Yogadan güç alıyor belli ki. Ah bir bilse ben de ondan…
Fotoğrafı tesadüfen buradan buldum.

Kendimle kalamayınca nefes alamıyorum ben sanki. Çok uzun yıllar önce, hiç yalnız kalamazdım. Mutlaka biri olmalıydı yanımda, hep konuşmalıydım, anlatmalıydım, dinlemeliydim. Ya da birşeyle meşgul olmalıydım. Şimdi de öyle alıştım ki bu kendimle olma ritüellerine diyelim, temel ihtiyaç halini aldı bende. Başka türlü yenilenemiyorum, temizleyemiyorum zihnimi. Yoga yapmamın da buna büyük faydası oluyor kuşkusuz ama ben yoga ya da meditasyon yaptığım anlardan bahsetmiyorum. O anlar zaten çok özel fakat örneğin kendi başıma yediğim bir öğle yemeği büyük zevk veriyor artık bana ya da yalnız başıma denizi seyrederek içtiğim bir kahve. Anda olmanın farkındalığını böyle zamanlarda yakalıyorum. Zihnimi daha rahat gözlemleyebiliyorum. Bu farkındalıkla geçen günlerde çok daha verimli ve içsel olarak daha mutlu oluyorum. İçimde yıldızlar uçuşuyor, güneş doğuyor sanki. Tıpkı bugün olduğum gibi…
Çok özel bir insandan çok özel bir hediye alarak başladım güne. Doğumgünüme neredeyse 1,5 ay olmasına rağmen, o tam da bana göre birşey bulmuş ve alıvermiş. Teşekkürler güzel insan sana…
Yazımı yazdım yolladım dergiye bugün. Doğa’yı yuvaya bıraktıktan sonra eve dönmek istemedi canım bu güzel havada. Zaten öyle de planlamıştım, bilgisayarım yanımdaydı. Attım kendimi denize bakan Nero’ya. Bilenler bilir ya pek severim orayı. Yine çok keyifli bir röportaj yazdım köşemde. Röportaj yapacağım kişileri gerçekten çok özenle seçiyorum biliyorsunuz. Hepsi birbirinden özel, seçilmiş insanlar bana göre. Gencecik yaşına rağmen, verdiği mesajlarla , bilgilerle büyük bir sorumluluk üstlenmiş, kendini bu mesajların doğru yere gitmesine adamış bir insan; Fatih Keçelioğlu. Televizyonda da kimi programlarda izliyor olabilirsiniz Fatih’i bu aralar. Röportajın çok ayrıntılı halini dergide yayınlandıktan sonra buraya koyacağım. Eminim sizler de büyük bir keyifle okuyacaksınız.
