Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Mümkün olduğu kadar az konuşmak ve sadece kendimle kalmak istediğim bir dönemdeyim bugünlerde. Nedenini bilmiyorum, didiklemiyorum ama böyle. Hiç konuşmadan yazabilirim örneğin günlerce. Hatta öylesine ki apartmanda ratladığım insanlara bile gülümseyerek merhaba der oldum. İçimden konuşmak gelmiyor, sadece gülümsemek yetiyor çoğu zaman. Gözler anlatıyor ya zaten herşeyi. Dönem dönem oluyor bu bana. Aslında bir anlamda ruhumu besleme yöntemlerimden biri diyebilirim. Ama bunu bir yöntem olsun diye yapmıyorum inanın. Kendiliğinden geliyor ve oluyor. Yani kendimle kalacağım zamanı hesaplamıyorum, önceden belirlemiyorum. Zaman kendi kendini yaratıyor. Fakat bu defa öncekilere nazaran biraz daha uzunca sürmekte. İşin ilginç yanı bu defa ilk defa bu sessizliğimin, kendimle kalışımın hayatıma ne kadar olumlu yansıdığını farkı ettim. Enerjimi dağıtmadan kendi odağımda kalabilmek, onlara da tam olarak odaklanmamı sağlıyor. Örneğin Doğa ile oyun oynarken başka hiçbirşeyle ilgilenmemek ve oyunun içine tam olarak girebilmek, yemek yaparken büyük bir keyif alabilmek, yemek yerken tadına vararak yavaşça yiyebilmek, her anı her ne yapıyorsan doyasıya yaşayabilmek…

Ve tabii yine aynı noktaya geliyorum ama hayatıma özdisiplin getiren, yavaşlamanın keyfine varmamnı sağlayan, beni benle buluşturan yoga öğretisine teşekkürler. Yavaşlamak derken pasif hayattan bahsetmiyorum. Günlük olarak takip etmem gereken oldukça fazla süreç. Bundan 4-5 yıl öncesine kadar sürekli şikayet ederek yaptıklarımı bugün şükrederek sevgiyle yapabiliyorum. Kendimle kalmak demek de bütün gün gözlerimi kapatıp meditasyon halinde kalıyorum olarak anlaşılmasın. Tam tersine oldukça hareketli geçiyor günlerim yastığa başıma koyacağım an’a kadar. ”Meditasyon 24 saat” der Mihri Hocam. Evet öyle gerçekten de, yemek yaparken bile meditasyon halindesiniz, uykuda da. Şu da bir gerçek ki şikayet ederek yaptığınız herşeyin enerjisi olumsuza dönüyor. Dikkat edin, gözleyin kendinizi ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Son günlerde birkaç farklı kişiden birbirinden farklı öyküler dinledim. Çeşit çeşit terapilere giden (Terapilerin isimlerini vermiyorum genelleme ve yargılama yapmamak adına) ve psikolojileri bozulan, depresyona giren insanlardan bahsediyorlar ve yardım istiyorlar benden. Terapist ya da psikiyatrist önermemi bekliyorlar. Gerçi bu durumlarda psikiyatrist anti-depresan vermek dışında ne yapar bilemiyorum. Çünkü gidilen terapilerde olduğu gibi bütün bilinçaltını çıkartıp, “hadi bakalım bununla şimdi başedebilirsen et” şeklinde yaklaşımlar duyuyorum, gözlüyorum. Çok yazık, eğitimsiz, tecrübesiz kişilerin yaşam koçu olarak gün be gün üremesi. Tabii herkesin yolu farklıdır, o terapisti seçen kişinin yolu da o dur diyeceksiniz ama inanın bana ama insanların bilinçaltıyla böylesine oynamak da doğru değil.
Bugüne kadar denediklerim, içine girip çıktıklarım arasında benim bildiğim ve bundan sonra da bileceğim, yolunda ilerleyeceğim tek öğreti yogadır. Herşeyin kökeni de budur. Diğerleri destekleyici methodlardır bana göre. Lütfen kendinizi teslim edeceğiniz öğretmenleri, yaşam koçlarını, terapistleri önce tanıyınız daha sonra uygulama alınız. Bu konuyu çok yazdım beni sürekli takip edenler bilir ama kulağıma gelen hikayeler devam ettikçe de yazmaya da devam edeceğim.

Bugün Maya Takvimine göre benim doğum günüm. Erken başladık sabaha üç kişilik çekirdek ailemizle güzel bir kahvaltıyla. Baba kızın evden çıkmasıyla mutfağa girdim. Ocakta bol naneli, maydanozlu kabak kalye, evde yakılanan Mozart, dışardan gelen havanın kokusu ile ruhum dans ediyor. Ocakta pişen yemek evin enerjisini yeniden topluyor adeta. Mutfak işlerinin ardından biraz da çekmece, dolap düzeltikten sonra sıra içimdeki çekmecelere, dolaplara gelecek… Doğum günüme dair kendim için bir niyet tohumu ekeceğim bugün meditasyonumda. Maya Takvimine göre her 260 günde bir doğum kombinasyonunuz tekrar ediyor ve sizi doğum enerjinize götürüyor. O gün ektiğiniz bir niyet tohumu 260 gün içerisinde olgunlaşıp gelişebiliyor. Maya Takvimine ilginiz varsa bu özel günleri atlamayın siz de.
Bilmem farkında mısınız zaman hızlandıkça ya da bizlerdeki zamansızlık hissiyatı arttıkça herşey daha bir şeffaf oldu sanki. Herkes içindeki herşeyi bilinçli ya da bilinçsiz olduğu gibi dışarı yansıtır oldu. Bu kimi zaman hem bireysel hem de toplumsal olarak kaosa neden olabiliyor. Ama çözülmeler de işte böyle başlıyor. Hiçbir şey gizli kalmıyor artık, kalamıyor. Yeni enerji denilen durum bu olmalı. Gizlenenler, gizlemek için çaba sarfedenler zorlanıyorlar, ağır depresyonlara sürüklenebiliyorlar. Diyorum ki, her ne var varsa içerlerde bir yerlerde korkmayın önce kendinize söylemekten, aynaya bakmaktan. Kendinize söylediğinizde aslında en büyük adımı atmı oluyorsunuz. Ardından bu farkındalıkla harekete geçip hayatınızda değiştirmek istediğiniz her ne varsa bu yolda yürüyebilirsiniz. Çünkü korku artık bugüne ait bir duygu değil. Korku temelli dramalar yarattıkça biz istemediğimiz senaryoları çekiyoruz hayatımıza ve sonra “nasıl düştüm ben bu duruma” diye soruyoruz, şikayet ediyoruz. Şikayet etmek ise daha büyük kaosa sebep oluyor içimizde, odaklandığımız olumsuzu büyütmekten başka da bir işe yaramıyor.
Dün “Eat, Pray and Love” kitabının filmini izledim. Kitapla pek de ilgisi olmayan, tamamen görselliğe dayalı, yüzeysel bir anlatım söz konusu. Tabiki görsellik de çok güzel verilmiş, hele de oyuncular da başarılı olunca keyifli bir 2 saat geçiriyorsunuz. Filmde özellikle sevdiğim tek cümle; “Her yıkım bir dönüşümdür”. Bunu aslında baş karakterin boşanması için söylüyor filmde fakat çok geniş açıdan baktığınızda, yani hem makro hem de mikro kosmosda, evet… her yıkım dönüştürür!

Şimdi bu fotonun yazıyla ne ilgisi var diyeceksiniz. Dün Doğa çekti bu fotoyu, birlikte oyun oyarken. Okuldan geldiğinde çok yoğun oyun oynuyoruz yatma vaktine kadar. Çünkü ancak bu şekilde şifalandırıyoruz kendimizi her ikimizde. Oyunlarımızda oyuncakları konuşturuyoruz, her birini farklı ses tonlarıyla. Aslında gerçek hayattan yansımalar görebilirsiniz bu oyunlarda yani kendimizi nasıl görmek istiyorsak o oyunu oynuyoruz gerçek hayatta da. Bazen prens bazen de Cindirella olmuyor muyuz hiç? Peki ya bazen iyilik meleği?
Hepinize neşeli bir 5 Lamat (Tavşan) günü dilerim:)

Büyük bir değişimin eşiğindeyim yine. Gürül gürül geliyor hissediyorum. Hazırlıyorum yerini, açıyorum yolunu rahatça, kolaylıkla gelsin diye. Yaklaşık 5 yılda bir yılın hep bu dönemlerinde yani sonbaharla başlayan büyük değişimler yaşarım içimde ve tabii dışımda da. Yıllar önce bu dönemleri çok daha sert yaşardım hem kendime hem de sevdiklerime karşı. Çok kırar dökerdim ortalığı. Ama artık daha bir sakinim ne mutlu ki bana, değişimlerimin daha bir farkında, bilincindeyim. Yıkıcı değil yapıcıyım diyelim ya da. Anne olmamın da bunda büyük etkisi var tabii. Bu süreçte ciddi anlamda sabırlı olmayı, anlayışlı olmayı ve empati kurmayı öğreniyorum kızım sayesinde. Ve tabiki de koşulsuz sevmeyi. Çocuğunuz dışında birini, buna hayat arkadaşınız da dahil koşulsuz sevebilmek yürek istiyor. Öğrenilmesi, çalışılması gereken bir deneyim. Tam bir teslimiyet ve kendinizle yüzleşme aslında aynı zamanda . Çünkü hayat arkadaşını koşulsuz sevebilmeye başladığında onu olduğu gibi kabul edebilmiş oluyorsun. Yani aslında önce kendini onaylıyorsun her halinle, sonra da onu.
Değişim benim diğer adım sanırım:) Seviyorum değişmeyi, yenilenmeyi, gelişmeyi. Fakat değişimin hep olumsuz sonuçlar getireceğine inandırmışlar toplum olarak bizi hatta çocukluktan itibaren beynimize kazımışlar. Oysa ki ne kadar yanlış bir düşünce. Bizler de çocuklarımızı bu düşünceden uzak yetiştirsek, değişime, yeniliklere açık olsalar. En basitinden okula giderken bile farklı yoldan gitseniz bir sabah ya da odasının şeklini değiştirseniz arada bir. Bu ufak dokunuşlar bile onların kayıtlarına değişimin olumlu birşey olduğu inancının yerleştirecektir bence. Yoksa robotlardan, hayata küçücük pencereden bakanlardan oluşmasın gelecek nesiller, öyle geniş açıdan baksınlar ki dünyaya bütünün keyfine doyasıya varabilsinler. Ailenin önemi çok büyük bu noktada. Kendi ailem adına konuşmam gerekirse, bu konuda ciddi olarak bilinçlendirilmiş şekilde yetiştirildim.
Oldukça özgür ve değişime açık bir ortamda büyüdüm. Kardeşim de ben de her şeyimizi paylaştık ailemizle, hiç gizli saklı olmadı bizde. Hatta bazen gizlediğimizi sandık ama baktık ki başaramamışız:) Her yaşımızda değiştik ebeveynlerimiz ve biz. Gencecik yaşlarında ebeveyn olmuş anne babamız da büyüdüler bizimle. Çok didiştiğimiz zamanlar da oldu onlarla ama günün sonunda sevgimiz kaldı sadece. O da herşeyin üstesinden geliyor. Şimdi bakıyorum da onlara, hayata karşı duruşlarına her geçen gün daha bir hayran oluyorum. Özellikle ergenlik yıllarımda, hep değiştirmek istemiştim onların bazı yönlerini, her konuda haklı çıkmaları sinir ederdi beni. Ama şimdi oldukları gibi öyle tatlılar ki. Bana göre bir insanın hayatındaki en değerli şeydir aile. Çoğu düştüğünüz durumlarda sizi kaldıran, yaşam enerjinizi yeniden kazanmanıza yardımcı olan tek etkendir aile sevgisi.
Değişime, yeniliğe açık, mutlu bireyler yetiştirmenin önemi de ailede yani ebeveynlerde saklıdır. Sadece anneler değil babaların da hele de özellikle kız çocuklar üzerinde etkisi büyüktür. Bunu bizzat yaşadım, deneyimledim. Bugün burada içten gelerek vermek istediğim mesaj; Çocuklarınızı sahiplenmeyin, onlar adına karar vermeyin, sadece yollarına ışık tutun, onları özgür yetiştirin ki, kendilerini her yönleriyle tanıyıp keşfedebilsinler.


“Karma… çünkü hayata dair herşey olacak bu blogta.
Alternatif-Karma… çünkü size, hayatınıza, günlük sıkıntılarınıza, sevinçlerinize bir alternatif, sıkılmadan okuyabileceğiniz, kendinizden birşeyler bulabileceğiniz bir yer.
Sadece ben değil birkaç yazar olacak. Hepimiz yaşadıklarımızdan, deneyimlerimizden paylaşacağız. Yazdikça, paylaştıkça mutlu olacak ve gelişeceğiz.
Hayat da bu olmalı aslında. Basitçe ne istersen onu yapabilmek, istediğin şekilde yaşayabilmek. Bugün içinde bulunduğumuz koşullarda hangimiz ne kadar başarabiliyoruz bunu… sorgulamak gerek. Asıl olan sadece istemek, inanmak. Uygulamaya geçmek ise düşünmekle başlıyor zaten. Bu blog şimdiden heyecanlandırıyor beni. Özgürce yazmaktan daha güzel ne olabilir ki.”
demişim 14 Kasım 2007′de ve Merhaba diyerek başlamışım yazmaya. Yazarlarımı 3 yıl sonra yani 2010′da bulmuşum. Heyecan mı? Halen aynı. Boyutları farklı sadece. Paylaştıkça büyümüşüm, büyümüşüz. Ama yolumuz devam ediyor. Uzun mu kısa mı bilemem ama daha paylaşacak çok şey var ve paylaşacaklarımızın hiçbiri zamanla sınırlı değil.
Evet, buluşma vakti geldi sonunda. İşte heyecan diye ben buna derim. Eee beklerim o halde yarın…
Buluşma için ayrıntılı bilgi burada.

“Uff anne hani sen yogaya gidecektin gitsene bi babamla başbaşa kalalım” diye başladık haftasonuna. Cumartesi sabahı vücudumda hafif bir halsizlik ve baş ağrısı ile uyandığımdan dinlenmek istedim ve sabah dersine gidemedim. Üzüldü ciddi ciddi babasıyla başbaşa kalamadı diye. Öğleden sonra ben veli toplantısına onlar da babayla kendi özel zamanlarını geçirmek içi yola koyuldular. Ama bu defa anneanne ve babaanne de dahil olunca programa Doğa mutluluktan havalara uçtu. Toplantıdan çıkıp yanlarına gittiğimde ağzı kulaklarındaydı. Ertesi gün erkenden uyanıp Disney On Ice gösterimize gittik. Gerçekten de ağzı açık izledi sonuna kadar (fotoda görüldüğü üzere). Üçümüz de çok eğlendik. Eve geldik, malum ev işleri, yemek, çamaşır..vs. derken akşam yemeğini hazırlayıp evden çıktım. “Hoşçakal anne, sana ve yogana öpücükler yolluyorum” dedi beni uğurlarken. Yine babasıyla kalacak ya kikirdemekten bir hal olmuş durumdaydı.
Tratak yani Bilinçli Bakan Göz Yogası yaptık dün akşam. İlk defa yaptığımı sanıyordum ama yaptıktan sonra hatırladım ki yıllar önce bir defa yapmışım. Çok güzel, özel bir deneyimdi benim için. Uzunca bir süredir böyle huzurlu hissetmemiştim. Tratak’ın hemen ardından Mihri Hoca’nın İntegral Yoga dersi vardı, ona da kalıyım gelmişken bedenimi de çalıştırıyım ruhum ve zihnim gibi dedim. Nasıl olsa pisi evde babasıyla kikirdemekte. Bıraktım kendimi nefese, “ne güzel bir akşam iyi ki buradayım” dedim ve başladı asanalar. “Ne kadar da esnemişim, artık rahatça uzun süre kalabiliyorum bak bu duruşta”, “Vücudum sanki benim değil, kendiliğinden giriyor poza”, “Bak bu duruşu çok seviyorum, şu sağ tarafta dakikalarca kalabilrim sanki” gibi bıdır bıdır zihnimle konuşurken ben bir anda birşey oldu ve kafamın içi sustu. Yerde dinlenirken bedenimi tamamen bütün ağırlığıyla yere bırakmışken bir gürültüyle birlikte yerden bir sallantı oldu. Çalkalandı sanki altımızda birşeyler. Şöyle bir kafamı kaldırdım baktım kimsede tepki yok. Allahım bir ben miyim zihni bu kadar uyanık olan dedim. Deprem miydi değil miydi diye kafa yorarken baktım an’ı kaçırıyorum. Öyleyse de geçti gitti dedim. Yattım ve devam ettim. Savasana yani derin gevşeme sonrasında hoca deprem olduğunu söyledi. Benim dışımda kimse hissetmemiş. Sanırım zihnimin en ayık olduğu derslerden biriydi, nedenini de tam bilemiyorum, çok didiklemek de istemiyorum. Öyle olması gerekiyordu mutlaka ki ben sallantıyı duydum ve ona rağmen devam edebildim. Bu benim için büyük bir dersti. Çünkü ben öyle bir durumda, yani bir deprem anında ciddi anlamda panik olabilecek bir tiptim. Son birkaç yıldır oldukça sakinlediğimin farkındayım ama bu kadarını da beklemiyordum kendimden. Kendimi çok sevdim dün akşam, o anı yaşadığım için ve orada olduğum için. Yoganın, bu derin öğretinin bana verdiği bu eşi bulunmaz hediye için evrene çok teşekkür ettim. Demek benim gibi sabırsız, kolay endişelenebilen insanlar bile bir gün gelip sakin kalabilmeyi deneyimleyebiliyorlarmış. Bu ufacık adım bile benim için büyük yollar aşmak anlamında…
Dersten çıktım eve yürüdüm. Geldiğimde pisi halen kirkirdemekteydi. Tam uyumak üzere, masal seansındaydı ikisi…
