Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Yoga yolunda kuşları izleyip fotoğraflarını çeken ben sonunda bir kuş ismi aldım. Sevgili öğretmenim Dada, eğitim sonunda bana sanskritçede bir kuş ismi olan “Atmaja” adını verdi. Aynı zamanda “kozmik ruhun özünden doğmuş” anlamına da geliyormuş. Özgür adını ancak taşıyabilmeye başlamışken bir de kuş ismim oldu:) Layık olmaya çalışacağım, çok çalışacağım…

Bu taşınma işi hayatı ciddi anlamda sorgulamama neden oldu. Daha 5 yıllık eviliyiz ve evimizdeki eşya, kıyafet, ayakkabı..vs. sayısı yüreğimi acıttı. Hani çok da alan insanlar değiliz, ona rağmen dolaplar dolusu kıyafetler üstüme üstüme geldi. Çok ayıkladım, çok verdim, halen de vermekteyim ama 5 yıl tek birşey almasak olur belki de daha fazla. Hele oyuncaklardan hiç bahsetmek istemiyorum. Evet tamam alınmalı oyuncak ama nereye kadar, biraz da kendi oyuncaklarını kendileri yapsa değil mi çocuklar? Örneğin sevgili kardeşim Onur deodorantları vites, tencere kapaklarını da direksiyon yapardı ve gazete kağıtlarını bantlar top yapardı saatlerce takılırdı öyle, unuturduk onu oyun oynarken. Benim bebeklerin şöförü olurdu bir de binerdim arabasına ne güzel oynardık. Sonra orkestra kurardık yine alakasız malzemeleri kullanır müzik aleti yapardık, hep ben şarkıcı, Onur gitarist olurdu ama sonunda Onur gerçekten de şarkıcı oldu:) Doğa da oyun konusunda oldukça yaratıcı aslında ama yine de daha fazla yaratıcı olmaları için yönlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Sınırlı sayıda oyuncakla daha zihin geliştirici oyunlar üretilebilir. En basitinden sıkıldığında oturup hikaye tamamlama bile oynansa olur. Ya da hayvan, meyve, sebze isimler tutup bulmaca bizim en sevdiğimiz oyunlarda. Genelde arabada tarfikte kaldğımızda ya da tuvalette oynuyoruz aslında:) En sevdiğim şey aslında sohbet etmek ya da hayal kurmak Doğa ile. Öyle güzel şeyler çıkıyor ki sonunda şaşarsınız, hele kötü geçen bir günün ardından bir çocukla birlikte oturup hayal kurmaktan daha iyi bir şifalandırma yöntemi bilmiyorum. Sınırsız sevgi ve hayal gücü ruhunuzu çok derinlere taşıyabiliyor.
Neyse… kıyafetler, ayakkabılardan nerelere geldi konu:) Çok alıyoruz arkadaşlar, gereksiz yere alıyoruz. Moda denen kavramın oyuncağı olmuşuz. İnanın gelişmiş ülkeler elindeki fazlalıkları olmayan ülkelerle paylaşsa, ciddi bir seferberlik başlatılsa ne açlık kalır ne fakirlik. Fakat hepiniz farkındasınız eminim ki dönüşü olmayan bir yola girdik, süreç başladı dostlar… Kesinlikle negatif algılamayın bu dediklerimi, kaldı ki negatif de içinde pozitifi barındırır, çok büyük ve güzel bir ruhsal evrimden bahsediliyor aslında. Mısır ve Tunus’ta izlediklerimizin ardı arkası gelecek deniyor, daha büyük halk ayaklanmaları bekleniyor, olsun diyorum. Uyuşmuş zihinlerimizi daha da açalım, uyanalım artık diyorum. Bunun için 2012′yi beklememize gerek yok tam da gün bugün. Tam da ortasındayız değişimin.

Sabah rüzgarı yüzümü okşarken böyle bir manzarada vapurun gelmesini bekliyorum. Martıları izliyorum bir yandan. Ekmek kırıntılarını yemeye çalışan minik serçeleri kovalıyorlar çığlık çığlığa. Oldum olası sevmişimdir martıların sesini. Hem çok coşkulu ama bir o kadar da hüzünlü gelir bana çığlıkları. Hep birşeylerin habercisi gibi. Öyle özel bir an’dı ki bu benim için fotoğraflayıp buraya koymak istedim, güne dair birkaç not düşmek.

Sık yazamıyorum bu aralar… sık konuşamıyorum da aslında. Sadece yoga yapıyorum ve an’ları yaşamaya çabalıyorum o kadar. Duruşlardan çok an’ların içindeki yansımalar, düşüncelerim içindeki düşünceler, öfkemin içindeki mutluluk, nefretimin içindeki sevgi, kıskaçlıklarımın içindeki teslimiyet, korkularımın içindeki cesaret, sessizliğimin içindeki çığlıklarla başbaşayım. Bazen hepsinden sıyrılabileceğimi hissediyorum, hafifliyorum aynen bu coşku çığlıkları atan martılar gibi. Ruhumun hep öğrenci kalmasını diliyorum bu çığlıkları özgürce atabilmek için. Adım gibi özgür olabilmek için… Ama çoğunlukla nedensiz bir mutluluk ve huzur duygusu varki bunu kelimelerle tarif etmek gerçekten de güç. Doğa’ya hamileyken hissettiğim bir hisse benziyor aslında biraz, sanki içimde kelebekler uçuşuyor gibi.
Kimi zaman içten içte söylenirim annemle babama, “neden adımı Özgür koydunuz” diye. Dünyevi anlamda ağır gelir bana bu isim çoğu zaman taşıyamam, bedenime sığdıramam, kanatlarım olsun gitsem, kaçsam isterim. Ama sanırım artık kaçmadan da ayaklarımı yere basarak adımı taşıyabiliyorum. 40 yaşıma yaklaşırken ve ne tuaftır ki anne olduktan sonra yapabiliyorum bunu. Çocuk doğurmanın beni özgürleştireceğini söyleselerdi inanır mıydım ki… Meğer asıl özgürlük dışarda değil içerideymiş… İçimdeki ben’de.
Dada konuşsa ve ben günlerce otursam dizlerinin dibinde dinlesem istiyorum. Onun gözlerinden akan o mutluluk ışıltısı içimi yıkıyor. Eğitimin her dersi ayrı bir yolculuk. Evrene çok teşekkür ediyorum onunla beni karşılaştırdığı için.
**”Sonsuzu kavrayabilmek için sonlu olan ile olan tüm bağlarımızı kesmeliyiz. Tıpkı kiraz almak için yumruğunu bir kavanozun içine sokmuş ama kirazları bırakmadığı için elini dışarı çekemeyen bir maymun gibi biz de sevdiğimiz birtakım şeylere aç gözlülükle sıkıca sarılmaktan vazgeçtiğimiz zaman varlığın yüksek seviyelerine ulaşabiliriz. Bağımsızlığa ulaşanlar bu değişimler evreninde herşeyin gelip geçici olduğunu anlamışlardır. Onların zihinleri karda veya zararda, şerefte veya utançta etkilenilmezliğini korur.
Gerçek anlamda bağımsızlığı bilen ve yaşamı inkar etmeyen kişi, yaşamının değişen formlarının içindeki sonsuz değişmez gizliliğine temas edebilmek için onu kucaklar. O, annesinden yeni güzel giysiler kabul etmekten aşırı doymuş bir çocuğuna benzer. Bir an için, elbiseyi sevip okşar, arkasından, güzel bir oyuncak bulunca elbiseyi bırakıp oyuncağa sarılır, sonra onu da bırakıp çiçeklere koşar. O, hiçbir şeye bağlanmaz. Böylece dünyanın bütün nesnelerini ve yaratıklarını Evrensel Bilinç okyanusunun titreşen dalgaları gibi gören ve bağlanmaksızın, tiksinmeksizin ona temas eden kişi açıklanması güç bir mutluluğun zevkine varır.”
Bugünlerde okuduğum birkaç kitaptan biri olan ‘Meditasyon ve Kozmik Bilinç’ten bir alıntı yukarıdaki satırlar. Bu iki paragrafta anlatılan sonlu olanla bağlarımızı kesmek kısmı o kadar da kolay değil günlük hayatımızda. Ama çabalamak bile çok büyük adımlar attırabiliyor. Aslında bağlarımızdan özgürleşebilmeyi çocuklarımızdan öğrenebiliriz. Çünkü onlar bizi hem koşulsuz sevip hem de bir o kadar özgür bırakıyorlar aslında. Hadi bunu düşünelim!
**Meditasyon ve Kozmik Bilinç – Avadhutika Anandamitra Acarya

Doğa geçtiğimiz hafta başından beri okula gidemiyor. Bol öksürüklü grip sonrasında bronşite çevirdi. Ateş de eklenince hem o hem biz oldukça zor günler geçirdik. Çocuğunun hasta olması bir anne için ruhsal olarak gerçekten de iç acıtıcı ve fiziksel olarak da ciddi anlamda yorucu bir durum. Her ne kadar her hastalıkta direnç kazanıyor olsalar da insan yıpranıyor böyle dönemlerde. “İyi bakamıyorum sanırım ben bu çocuğa, besleyemiyorum, kesin üşüttü” düşüncelerinden girip “okulda mı, serviste mi üşüttü acaba” dan çıkıyorsunuz. Yüzme derslerine götürdüğünüz için bile kendinizi suçluyorsunuz. Diğer yandan “kızım sütünü, yumurtasını, etini eksik etme” diyen annenize sinir oluyorsunuz. Çünkü o an siz zaten miniğiniz için maksimum uğraş içerisinde gece gündüz iyileştirmeye çalışırken, dışardan gelen yorumlar annenizden bile olsa sinirinizi kaldırabiliyor. Bir de ilaç konusu var tabii. Beni en çok rahatsız eden, en çok suçladığım şey; ilaçlar! Ona verdiğim her kaşık ilaç beni zehirliyor sanki. İşte bütün bunlar biraraya gelince sakin ve an’da kalabilmek zorlaşıyor.
Her defasında, her hastalıkla, her aksilikte yeni bir şey öğreniyorum, kendimle uğraşmayı da sevdiğimden biliyorsunuz ya çabalıyorum hep sevgide kalabilmek için. Çoğu gelgitlerimi, içsel konuşmalarımı da paylaşıyorum buradan sizlerle. İşte bu defa son zamanlarda üzerinde çalıştığım, araştırdığım bir konunun bana çok yardımı oldu; Şiddetsiz İletişim
Süreci dışardan gözlemlemeyi denedim bu defa. Kendimiz ve Doğa için bu durumu nasıl kolaylaştırabilirim, söylenmeden, kendi kendimi de üzmeden bu hastalığı nasıl atlatırız diye yola çıktım ve Şiddetsiz İletişim’in sihirli kelimelerinden biri olan Empatiyi kullandım. Bu arada sanmayın ki şiddet kelimesi sadece vurmak ya da kırmak anlamına geliyor. Bazen bir kelimemiz bazen de göz ucuyla bir bakışımız bile şiddet içerebiliyor. Empati kurdum öncelikle okula gidemediği için kalbi kırık ve ateşli yatan, bir yandan da havlayarak öksüren Doğa ile, aynı zamanda salya sümük grip Serdar ile, bu tablo karşısında dehşete düşüp her dakika arayan “iyi besle onu” diyen annem ile, her defasında verdiği ilaçlara söylendiğim doktorumuz ile, doktorumuza söylenen babam ile… ve çok şükür ki bugün 10. gündür evdeyiz; sakin zihnim, pisim iyileşti yanıbaşımda fıstık yiyor. Belki de gülüyorsunuz içinizden, çok basit geliyor size bu durum, sonuçta ne dertleri olan insanlar var değil mi ama? Ailemiz içindeki küçük kriz durumlarını ne kadar sakin kalarak, sevgiyle çözersek bu toplumun geneline de yansır diye düşünüyorum. İşte bu nedenle çok önemsiyorum Şiddetsiz İletişim’i. Siz de sevdiklerinize karşı ağzınızdan çıkan kelimeleri, karşınızdakilerin sizi üzen kelimelerini bir düşünün, farkedin bakalım neler bulacaksınız. Orada sadece empati kurun ve sevgide kalın başka birşeye ihtiyacınız yok.

Bu arada tabii her gün düzenli yapmam gereken belli bir programım var evde, bazı duruşlar ve meditasyonlar eğitim gereği. Fakat gelin görün ki bu durumda pek de mümkün olmadı Ne oldu? Bu süreçte yoga Doğa oldu benim için. Ona sabırla gece gündüz hizmet edebilmek, şükredebilmek, dua edebilmek bütün duruşların ve meditasyonların yerini aldı. Anne olmanın verdiği haz bir yaş daha büyüttü beni bu hafta. Yeni yıla bu hislerle girdim. “Her ne olursa oldun bir kadın için hayattaki her konuda ona rehberlik eden bir evladının olması gereçekten bir mucize” dedim. “İlahi aşk bu” dedim. Çünkü başka hiçbir şeye benzemiyor.
Dün geceden beri düşünüyorum da, Bilgi Üniversitesi Yönetimi “porno tez” olayında Şiddetsiz İletişim’i kullansaydı herşey çok daha farklı olabilirdi. Öğretmenlerin odalarını kilitlemek ve hard disklerini toplamak yerine onlarla empati kurulsaydı düşünün bi neler olurdu. Ama gördüğüm kadarıyla kimsenin birbirini anlamaya çalışmadığı bir tablo var ortada.
Not 1: Şiddetsiz İletişim ile beni tanıştıran biricik dostum Sedef’e çok teşekkür ediyorum. Bu konuyla ilgili bu ay İnfomag dergisindeki köşemde ayrıntılı bir yazı yazdım.
Not 2: Doğa’nın bronşitinin arka planında kullandığımız bir sprey var. Alerjik reaksiyon bronşite çevirdi fakat grip de varmış tabii altında. Bir de kulladığımız polar uyku tulumunu hayatımızdan çıkardık bu vesile ile. Siz de kullanıyorsanız eğer bilin ki polar kumaşlar terlettiği için bronşit ve alerjik hastalıklara sebebiyet verebiliyormuş.
Not 2: Şiddetsiz İletişim ile ilgili http://www.siddetsiz-iletisim.com/ adresinden bilgi alabilirsiniz.

Kontrolü bırakmak adına ciddi anlamda sınandığımı düşünüyorum bugünlerde. Bu öyle birşey ki son 1-2 haftadır hiçbir plan yapamıyorum. Ne planlasam ya erteleniyor, iptal oluyor, ya da şekil değiştiriyor. Sanki Tanrı benimle dalga geçiyor. Ama bu kadar da gözüme soka soka yapıyor olmasına kendime göre oldukça anlam yüklüyorum tabii. Sorguluyorum kendimi yine bu aralar. Kendimi pürüzlerimle, hiçbir şey bilmeyen halimle kabul ediversem artık ne şahane olacak. Her güne “bugün hiçbirşey bilmiyorum” diye başlamak istiyorum artık. Bilmekten de, farkında olmaktan da yoruldum. Konuşmaktan hele daha fazla yoruldum. Konuştukça da kendimden sıkılıyorum adeta. En güzeli Doğa ile olmak böyle zamanlarda… Adı üstünde Doğa işte olduğu gibi neyse o yani… “Koy anne bacaklarını kafanın arasına hah şimdi yirmi dakka dur öyle” diyen Doğa ile…

Bu dolunay fena geçti üzerimden. Gerçi her dolunay ayrı deneyimler getiriyor ama bu defa şöyle bir sarstı da geçti… diyemiyorum halen etkileri sürmekte. Taa ki bu hafta bitene kadar temizlik devam…
Pazar gecesini sabaha kadar banyoda geçirdim hem bağırsak hem mide durumlarından. Midem yerinden çıkacak sandım ilk defa. Bu mide bana ait olamaz dedim. Çıkarsam atsam rahatlasam dedim. Ölüyorum sandım. Öyle bir andı ki bir yandan sancım var, bir yandan kendime reiki yapmaya çalışıyorum, niyet etttim bırakmak istediklerime. Söylediklerimi bir yandan kulağım duydu ve “vay be bunları da mı bırakmak istiyorum?” dedim. ”Varsın gitsinler sadece ben kalsın olduğu gibi saf haliyle…” diyerek kıvrandım durdum bütün gece. Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde ev resmen tımarhaneye döndü:) Benim banyoda istifra ederken çıkardığım garip sesleri (ki kendim de inanamamıştım nasıl bir sesti o) duyan Doğa uyanıp gülme krizine girmiş. Serdar da önce gülsem mi Doğa’yla birlikte napsam diye karar veremedi, ama bir şaşkınlık anından sonra koptu o da. Ama ne gülmek! Sonra Doğa birden şöyle dedi; “Derin uykumu böldün yavaş ol biraz. Şu kapımı da kapatın çok ses geliyo” ve poposunu döndü uyudu tekrar. Hayır niye şaşırıyorsun kadın bu çocuk her dolunayı bir şölen gibi karşılamıyor mu? Evin her canımdan bakınıp aramıyor mı acaba ay nereden görünüyor diye? Uyku saatini bile ona göre ayarlamadı mı bebekliğinden beri? Eee öğrenemedin gitti halen sen de karşıla dolunayı onun gibi noluyosun paralıyorsun kendini onu bırakıcam bunu bırakıcam diyerek dimi:)
Rahatsızlandığım gecenin gündüzünde gelmişti aslında mesaj. Öğlen iskender kebapları mideye indirirken, bir önceki akşam da sushileri güpletmişim, “Dur” dedi içimdeki. “Napıyorsun bedenine, ruhuna sen?” Önceki gün içtiğim kahveler geldi aklıma “ama bu da böyle bir dönem harhalde” dedim. O sese inat daha da hızlıca yedim ama eve gittikten sonra başlayan mide bulantıları sesin doğruluğunun ilk sinyallerini veriyordu.
Dünden beri dinleniyor bu beden. Doğa okuldan gelince en sevdiği çerez olan yer fıstıklarından ayıklayıp yedirmeye çalıştı bana iyileşmem için:) Ona göre badem, ceviz, fındık, fıstık herşeye iyi gelir:)
Neyse bu postu öncelikle kendime ve tabiki hepimize bir not düşerek bitirmek istiyorum;
“Biz Tanrı’ya bir soru sorduğumuzda, O’nun bizimkilerden farklı olabilecek yaratıcı çözümlerini duymaya açık olmalıyız. Tanrı tüm bilgelik, tüm zeka ve tüm yaratıcılık olduğundan, semavi alemin bizim durumumuzla ilgili perspektifinin bütün tabloyu gören bir yerden geldiğine güvenmek akıllıca olur.” Doreen Virtue – İlahi Rehberlik.
