Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya... merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.


View my FriendFeed


Tasarım ve Uygulama:

Ben’ kategorisi arşivi

Özel bir gün

  • Ben kategorisinde.
  • 5 Yorum Var

“Dünya senin içsel durumlarının mükemmel bir göstergesi. Dünya böyle çünkü sen böylesin”
Tanrılar Okulu -Stefano E. D’Anna

Bugün Stefano E. D’Anna ile röportaj yaptım. Özel bir gündü, yaşamımda bir artı, kayda geçilmesi gereken bir gün. Çok özel, faklı şeyler konuştuk. Biraz kitaptan biraz güncel konulardan, dünyanın gidişatından ve düşlerimizden. Kafamdaki bütün soruları sordum ve yanıtlarım da gayet ilgi çekiciydi. Röportaja İnfomag’da Kasım sayısında köşemde yer vereceğim. Dergi yayınlandıktan buraya da koyarım tabiki de.

4,5 yıl teknoloji yazdıktan ve de 3 yıl telekomünikasyon sektöründe çalıştıktan sonra özel ilgi alanım olan psikoloji, felsefe ve kişisel gelişim konularında yazmak hep düşlediğim birşeydi. Şimdi yazıyorum hem burada hem de İnfomag’da her ay. Evrene teşekkürler ki bana harika kaynaklar, bilgiler gönderiyor Stefano gibi, Judith gibi ve bu konularda uzman diğer dostlarım gibi…

Ve sizler blog arkadaşlarım, sayfama ziyarete gelenler çok sıcacık bir his bunları sizlerle paylaşıyor olmak. İyi ki varsınız…
Teşekkürler…

Son günlerde ben

  • Ben kategorisinde.
  • 1 Yorum Var

Son 1 haftadır sürekli bir araştırma halindeyim. Doğa Gymboree’ye devam ediyor oyun, müzik ve resim derslerine haftada 2 gün. Gerçi birlikte devam ediyoruz. Bu program annelerin de katılıp çocuklarla birlikte oynadığı bir program. Yani ben de her hafta postacı, itfayeci, pizzacı oluyorum, yeri geliyor ormanda çadır kuruyoruz ateş yakıp balık pişiriyoruz, yeri geliyor müzik dersinde tamtam şarkısını söylüyoruz. Evet gerçekten de çok keyifli insanın çocuğunu bu süreçlerde görmesi ama ben de istiyorum ki artık biraz kendi kendine kalmayı öğrensin, eee ben de biraz nefes alıyım, en azından kendi kendime 1-2 saatim olsun. Hani bu nereye kadar birlikte oynamaya devam etme durumu? Kendimi oyun arkadaşı dışında Özgür yani ben olarak hissetmek istiyorum artık. Ne bileyim kitabımı alıyım sahile gidiyim, yağmurda yürüyerek ipodumu dinliyim, bilgisayarımı alıyım bir yerde oturup yazı yazayımi daha çok yazayım, artık yazmakla ilgili hayalimdekileri uygulamaya koyayım istiyorum. Biliyorum, hissediyorum ki işte zaman bu zaman. Geldi artık. İnsan hissediyor bunu taaa hücrelerinde bir yerlerde, doğru zaman olduğunu biliyor. Siz bildikten sonra da herşey çorap söküğü gibi ilerliyor, su akıyor akıyor yolunu buluyor…

Neyse sonuç olarak bir yuva buldum tam istediğim gibi, benim kafamda kurucuları olan, felsefesi bana uygun, hem esnek hem disiplinli, şipşirin bir yer. Oraya başlayacak Doğa yarım günlüğüne Aralık gibi. Ben de full time annelikten biraz olsun sıyrılıp kendimle kalabileceğim. Hani zaten ev işleri, yemek olaylarıyla pek bir ilgim olmadığı için kendimi tamamen yazmaya ve okumaya vermeyi planlıyorum. Hatta eve haftada 2 gelen yardımcı kadınımızı da 1 güne düşüreceğim. Sıkıntı geldi haftada 2 gün evde temizlikten de. Zaten 1 günde yapılacak işi 2′ye bölmeye başladı son zamanlarda. Kadında değil ama olay ben de. Nasıl özledim evde yalnız kalmayı. Yalnızlığı deli gibi özledim. Böyle kimse olmasın evde sabahtan akşama kadar ya da mümkünse 48 saat yoga, meditasyon, nefes yapabilsem. Nefes seminerinde bile Doğa yanımdaydı yani şu 29 aydır yalnızlık nedir unuttum ben! Özgürlüğümü, kendimi geri istiyorum. Nasıl da dolmuşum görüyorsunuz çığlıklarımı:))

Herşey bir yana psikopat, paronayak anne hislerim çıkıyor arada bir yokluyor beni. Doğa yuvada tuvaletini nasıl söyleyecek acaba, ya düşerse, ya bahçede kedilerle oynarsa, ya aç kalırsa, ya öğretmenler kötü davranırsa, ya iyi görünen ama canavar olan tiplerse bunlar, ya yanlış karar verdiysem…toplam da çocuk 3 saat kalacak orada. Ama bendeki bu paranoyak tavırlar akıllara ziyan. Neyse susturmuyorum içimdeki sesleri. Gelin, buyrun diyip kabul ediyorum hepsini. Yapacak başka birşey yok işte annelikle birlikte geldi bunlar bana ne yapabilirim. Belki de oradalardı uzun zamandır ama doğumdan sonra çıktılar.
Bu arada yuva & oyun grubu işi ne kadar ticarete dökülmüş inanılır şey değil. Bir yandan bunu görmüş olmak da çok üzdü beni. Bir umutsuzluktur kapladı içimi şimdiden hangi ilkokul, hangi lise, üniversite diye düşünür oldum. Hani bazı tipler var ya çocuğunu okula göndermiyor evde eğitiyor onlara da hak verir oldum kısmen. İnsanın bu hayat koşulları, dünyanın gidişatı, ekonomik kriz, terör karşısında ormana kaçıp orada yaşayası geliyor. Çünkü buralarda basit yaşamamız mümkün değil, kendimizi kandırmayalım.

Bir de Doğa dün gece yatırırken “Anne, ben kemancı olmak istiyorum” dedi. Hadi bakalım bir de bunu düşünür oldum. Bugün de bütün gün “ne zaman keman alacaksınız” diye sordu. Onur (kendisine dayı denilmesini haz etmiyen insan) alacak diye bekliyor bakalım…Onur da ona doğduğundan beri keman almak istiyordu aslında. tuaf bir durum…ikisi ruhen birbirine pek bir yakın zaten.

Foto: mavimelek.com/denemeler/muzik_ve_ruh.jpg

Sonbahar ve değişim

Sonbaharın gittikçe yaklaştığı bugünlerde içim kıpır kıpır. Yine değişim sinyalleri başladı benim bünyede. Değişim rüzgarı ılık ılık esmeye başladı yüzüme. Henüz uzakta ama gittikçe yaklaşıyor biliyorum. Her yıl Aralık ayına yaklaşırken, bu genelde Eylül’de başlıyor bende, hayatımda mutlaka bir değişim, yenilik, bir kırılma noktası oluyor. Önceleri bu durumun farkında değildim fakat kişisel gelişim konularına merak sardığımdan beri tarihler ve dönemler tabiki büyük önem taşıyor benim için. Bir gün oturdum kağıda döktüm hayatımdaki dönüm noktalarını. Gerçekten de inanlılır gibi değildi. Hepsi Eylül-Aralık dönemine denk geliyor. Tabiki bu durumun astroloji, doğum tarihim, doğum saatim ile mantıklı bir açıklaması var. Yıldızların, gezegenlerin durumu bizleri çok etkiliyor ama bu başka bir yazının konusu. Hatta astrolojiden iyi anlayan birinin yazması gereken bir konu benim değil:)) Yakın zamanda bunu araştırıp, öğrenip sizlerle paylaşabilirim belki…
Neyse benim asıl anlatmak istediğim kendimde hissettiğim bu değişim arzusu. Aslında bu Kuantum’dan sonra daha da perçinlendi. Kuantum terapisinden sonra bana olan her ne ise harika! Nasıl bir genişlik, nasıl bir vurdumduymazlık geldi… dünya umrumda değil. Aslında çok ayrıntılı bir şekilde bu terapinin hayatıma etkilerini yazacağım önümüzdeki günlerde de. Çünkü yazdıkça paylaştığımı, paylaştıkça da çoğaldığımı, geliştiğimi, ürettiğimi hissediyorum ve bu his beni çok mutlu kılıyor. Kendimle tam anlamıyla mutluyum bugünlerde. Öfkeden deliye dönebileceğim anları ya gülerek atlatıyorum ya da öfkemi olabildiğince ifade ederek çıkarıyorum içimden ve rahatlıyorum. Yani içimde tutmuyorum ya da başka birine, başka birşeye yansıtmıyorum.
Doğa ile hayat daha da eğlenceli oldu. Ben sakin, mutlu iken o daha da mutlu. Ben kararlı olunca o daha da anlayışlı. Ben çocuk olunca o daha da coşkulu…
Evimizi düzenliyoruz biz bugünlerde kızımla. Evimizin her köşesini yenliyoruz, düzenliyoruz, giymediklerimizi ihtiyacı olanlara veriyoruz, eşyalarımızın yerini değiştiriyoruz…sürekli bir toplanma halindeyiz. Bu ne zamana kadar sürer bilmem ama hani sanki yeni bir şehre taşınmışız gibi bir heyecan var içimde. Doğa da bu heyecandan nasibini almış olsa gerek ki sürekli peşimde o da bana yardımcı oluyor. Tabiki bu toplanma işlerine bayılıyor. Birsürü ıvır zıvır, oyuncak olmayan şeylerle oynamak ne de olsa onun en en büyük zevki.
Biz Sonbaharı tertemiz, eskilerden kurtulmuş, yenilere yer açmış bir şekilde kaşılayacağız.
Hadi gelsin artık bekliyoruz…

Yalnızlaşan dünya

  • Ben kategorisinde.
  • Yorum Yok

Şu koca dünyada aslında ne kadar da yalnızız… bugünlerde hep bunu düşünüyorum. Arkadaş, dost kavramları bile anlamını yitiriyor burada. Herkes çok yoğun…öyle ki kimsenin birbiri ile yüzyüze görüşebilmeye vakti yok. Hepimiz ya mailleşiyoruz ya da facebook tarzı ortamlarda sohbet ediyoruz birbirimizle. Hele şu facebook’ta kalmaya ne kadar direndiysem de yine de halen oradayım. Çok tuaf geliyor bana insanların birbirine sanal ortamda sarılma, öpüşme ya da hediye göndermesi. Hatta para bile gönderebiliyorsunuz!! Birkaç arkadaşıma doğumgünlerinde görüşemediğimden hediye gönderdim facebooktan ama sonra düşündükçe o kadar sahte geliyor ki bütün bunlar. Bana kalırsa bizler birbirimizi sevmiyoruz. Gerçek sevgi bu olamaz. Evet eğlenceli olabilir sanal ortamda bu tarz şeylerle meşgul olmak ama yüzyüze görüşmek yerine bütün iletişimini buradan yapan insanları gördükçe midem kalkıyor; İlişkilerden, iletişim kurma şeklimizden ve hatta teknolojiden. Herşey çok gerçek dışı, sahte görünüyor gözüme gün geçtikçe. Bunun bir sonu olacak bence. Aslında bu sona doğru gidiş yavaş yavaş da başladı. İnsanlar hayatlarındaki bu sahte yani sanal iletişimin ne kadar anlamsız olduğunu farkedip yanlızlıklarına çare aramaya başladılar. Günümüzün meditasyona merak saran insanı buna önemli bir örnek!

Bazen siyah beyaz televizyonlu günlerimizi özlüyorum. Her ne kadar küçük olsam da o zamanları çok net hatırlıyorum. Sabahları sıcacık sobalı evimizde uyanır Heidi’yi izlerdim. Düşününce bile içim ısınıyor. Hatıra defterim vardı ve de günlük tutardım. Birçok günlüğüm var çocukluğumdan ve lise yıllarımdan kalma. Kalın defterler dolusu yazmışım herşeyi. Hatta bazen annem açar okur diye korkup resimle anlatmışım gizli gizli. Sanki anlamayacak…Bizim çocuklarımız bu facebook kültüründe hayatın bu tadını nereden yakalayacaklar bakalım. Merakla izliyorum hayatın akışını, yaşam şartlarının ve dünyanın bu değişimini. Onlar da bunu deneyimlemeye geldiler dünyaya; Tüketimin dibine vurmayı, küresel ısınmayı, ekonomik krizleri, doğal afetleri, teknoloji savaşlarını…

Pamuk dedem

  • Ben kategorisinde.
  • Yorum Yok

15 Şubat sabahı kaybettik onu. Boncuk mavisi gözleri kapandı sonsuza dek. Pamuk dedem pamuk gibi karlarla gitti sonsuzluğa.
Çok zayıflamıştı son gördüğümde. Bebek gibi sebze çorbası içiyor ve bisküvi maması yiyebiliyordu sadece. Onu öyle görmek yetti bana. Yıllardır her gün yürüyüşüne çıkan, satır satır gazetesini okuyan, her ortama ugun esprilerini patlatan dedem ne hale gelmişti. Koca bir hayat gözlerimizin önünde eriyordu günden güne.
Geriye baktığımda ona dair ilk aklımda kalanlar; bize her geldiğinde cebinden çıkardığı çikolataları, pantolonunun arka cebinde sürekli taşıdığı tarağı, bir defasında benim Johnson vücut yağımı jöle sanıp denemek için saçına sürmesi, küçükken ona “eşek” dediğim için beni odaya kitleyişi, memleketin durumu kötüye gittiğinde “şerefsizler” diye söylenişleri, Doğa 3 aylıkken “şeker istiyordur çocuğun canı tattırın azıcık” diye tutturması…
Çocuklarıyla, torunlarıyla çok mutlu bir hayat yaşadı. Çok sevildi ve de sevdi. Flört etmelerine kızıp da kesinlikle evlenmelerine izin vermediği babamı bile kendi oğlu kadar sevdi. Babam da onu…
57 yıllık hayat arkadaşını kaybetmenin acısı ile anneannem zor günler geçiriyor. Günden güne bu gidiş ona daha ağır geliyor. Dedemi son gördüğüm gün şöyle dedi anneannem bana: “Olacağa çare yok.” Haftalarca başından ayrılmadı. Her türlü bakımını üstlendi eşinin. Eli öpülesi bir kadın şimdi tekrar ayakta kalmanın yollarını arıyor. Eminim çok yakında tekrar ayağa kalkacak. Güçlü bir kadın o. Dedemin yokluğuyla yaşamaya alışacak ya da alışmış gibi yapacak…
Dedemi son yolculuğuna uğurlamaya kar yağışı nedeniyle gidemedim. O gün hep camdan bu fotoraftaki yola bakıp durdum, ağladım. Düşen her kar tanesi dedemi sarıyordu ve temizliyordu sanki…
Ruhu huzur bulsun…