Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Ben’ kategorisi arşivi

Çocuğu bırak ve git

  • Ben kategorisinde.
  • 4 Yorum Var

Kadınlığın yolu çok uzun ve zorlu. Yolunun üzerine ne de çok engel çıkıyor. Hele de anneysen… diye devam etmek isterdim ama artık böyle düşünmüyorum. Anne olsan olmasan da kadın olmak zor. Anneliği biz günümüz kadınları çok da ayrıştırıp pamuklara sarıyoruz gibi geliyor. Yoksa o da kendi içinde şekillenen bir süreç halbuki.  Geriye dönüp bakınca Doğa ile geçen 9 yılımıza bakıyorum. Neleri yapardım neleri yapmazdım diye? Yaptığım ya da yapmadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Ofis hayatını yine bırakırdım yine uzunca emzirmek için dağları delerdim, yine yine yine. Attığım her adımın tohumlarını gün be gün topluyorum. Fakat şimdiki aklım olsa Doğa’yı bırakır daha fazla kendimle seyahate çıkardım. Yeni anneyseniz yüreğiniz acısa da bunu yapın derim. Bırakın çocuğu gidin. Kaçın uzaklara. Nasıl da ilaç olacak kadınlığınıza, kendinize… Daha fazla üretebilecek, yaratabileceksiniz. Kendinize, ailenize, dünyaya daha başka pencerelerden bakabileceksiniz. Koşulları bahane etmeyi bırakın, o koşullar sizin seçiminiz ve siz değiştirmedikçe orada olacaklar. Şimdi içimde editör diyor ki “yine dikte ediyorsun Özgür”. Ama o kadar istiyorum ki yeni anneler bunun tadına varsın ki kendini unutmasın anneliğin içinde. Aslına bakarsanız ben bu işi çok iyi kotardığımı düşünüyordum. Yani kendime ait zaman yaratma konusunu. Yine de daha fazlasını yapabilirmişim diye düşünüyorum şimdi. Daha fazla beslenebilirmişim hayattan. O zaman neler farklı olurdu bugüne göre bilemem. Bugün herşeyiyle güzel.

kaplan

Bazen bu blogu kapatmayı düşünüyorum. Özellikle de son bir yıldır pek birşey yazamadığımdan belki.  Bitirmeye çalıştığım romanım rol çalıyor blogdan yapacak birşey yok. Fakat sonra ilk blog yazmaya başladığım günleri düşünüyorum. Bir gün yine Doğa’nın bütün gün uyumadığı savaştan çıkmış gibi bir gündü, Serdar elinde bir kitapla eve geldi. Bak dedi blog diye birşey var tam senlik. Ertesi gün açmıştım alternatifkarmayı. Burasıydı bana nefes aldıran, yeni dostlar kazandıran, tekrar üretmemi sağlayan. Bugün yine burası beni geçmiş yıllarımla yüzleştiren, kendime ayna tutan. Söz uçar yazı kalır tabiki. Yazı her zaman tarihe not. Bana ilaç. Dertlerime çare. Yolumda koluma giren, düşmemi engelleyen tek şey. Yazamadığım zaman hastayım. Evet bildiğiniz hastalanıyorum. Kaşınıyorum, her yanım kabarıyor örneğin. Çok sinirli olabiliyorum. Yalnız kalamadığımda ve yazamadığımda. Hiçbirsey beni bundan almamalı, alamaz. Bilgisayarım, defterlerim, kalemlerim, kitaplarımla beni bir odaya kilitleyin unutun orada. Evin en sevdiğim halleri gece herkesin uyuduğu ya da sabah kimsenin uyanmadığı saatler. Çok seviyorum bu saatleri elimde değil. Sapık gibi evden çıkacakları, ikisinin sinemaya falan gideceği zamanı kolluyorum örneğin bu aralar ki oturup romanda son yazdığım bölümü tekrar gözden geçireyim diye mesela. Kimi zaman çok zor çok yıpratıcı. Ama böyleyim yapacak birşey yok. Roman bittiğinde sadece günlük yazacağım günlerin hasretini çekiyorum şimdiden. Sadece çalakalem buraya bolca yazabileceğim günlerin…

Bir de korkularım var romanla ilgili. Çok korkum var. Aman bu kadın bu kadar uğraştı bu muydu falan cümlelerini duyacağım ve kimbilir daha neler. Hiç beğenmiyorum yazdıklarımı hem de hiç. Ne yazsam sığı geliyor. Ne yazsam saçma geliyor. Özellikle bugünler. Merkürden mi dersiniz?:) Yine de yazıyorum, saçma da olsa beğenmesem de dibine kadar en karanlığına kadar deşiyorum kimi zaman bir karakteri. Türlü türlü duygu halleri yaşıyorum bu süreçte, tatlı üstüne tuzlu yemek, bir uyanıp birden uyumak ya da tamamen içine kapanıp arkasından dans etmeye başlamak gibi. Deliriyor muyum acaba?

Yeni anneye tavsiyelerle başlayıp kendi deli yazma sürecimle bitirdiğim yazımı şu gelgitli hallerime verin. Roman bitene kadar mazur görün. Ama yarın ya da bu hafta içinde diyelim size nefis bir kitaptan bahsedeceğim. Söz:)

 

İçimdeki çizgilerle renkler buluşunca

Mandalaya olan merakım uzun yıllar öncesine dayanıyor. Ne anlama geldiğini araştırmaya başladığım zamanlarda henüz yogayı bile tanımıyordum. Daire oluşu, içindeki renkler, şekiller hepsi beni büyülüyordu. Bu şekillerin nasıl çizilebildiğini ve neden çizildiğini sorguluyordum sürekli. Okumalarım sonucunda öncelikle mandalanın sanskritçe kökenli bir sözcük olduğunu öğrendim; “Manda” enerji-öz, “la” ise kap anlamında. Seyahatlerimde ummadığım yerlerde karşıma birbirinden güzel mandala kitapları çıktı. Hindistan’a giden gezgin bir arkadaşım Dramsala bölgesinden bana nefis bir mandala getirdi. Evimizin en özel köşesini süsleyen bu mandalaya bazı günler sadece öylesine bakar ve bizi koruduğuna inanırım.

Dün Yeşim Cimcöz Yazıevi’nde çok güzel vakit geçirdiğim mandala atölyesi sebep oldu burada sizlere bu konuyu anlatmama. Aslına bakarsanız mandala çizim atölyesine gitme planım da yoktu. Yazıevinde yapılan bir çekilişte kendisine bir katılımlık mandala atölyesi hediyesi çıkan çok güzel bir insan  ilgimi çeker diye hediyesini bana hediye etti. Ben de büyük bir zevkle kabul ettim tabiki. Fakat gördüm ki mandala boyamak hiçbir şeymiş. Asıl olan o daireyi kendin çizip her bir noktasına kadar iğne oyası gibi işleyip, renklerin ve çizgilerin içinde kaybolmakmış.

ozgurmandala1

Çağlar boyunca mandala, meditasyon ve enerji sembolü olarak kullanılmış olsa da en eski mandalalar kırk bin yıl öncesine dayanan mağara duvarlarına yapılmış resimler içinde görülmekte. Hiçbir dini, düşünceyi barındırmıyor ve hiç bir kuralı, tekniği yok. Kural yok demek kulağa ne güzel geliyor değil mi? Sadece kendinizle bir olduğunuz güçlü bir meditasyon aracı bana göre.

Hepimizin bildiği gibi daire sonsuzluğun, bütünlüğün, mükemmelliğin sembolü. işte bu anlamda mandala da kendi içimizdeki bütünlüğü yakalamamızı, sağ ve sol beynimizi yani şiva ve şaktiyi, dişil ve eril enerjilerimizi dengelememizi sağlıyor. Duygu ve düşüncelerimizden oluşan enerjiyi daire şeklindeki bir kaba boşaltıyoruz.

ozgurmandala2

Mandala diyince İsviçreli psikanalist Carl Gustav Jung’un adını geçirmemek olmaz. Jung hastalarına daireler çizdirirmiş ve bunlara mandala olarak adlandırırmış. Jung’a göre mandala, insanoğlunun gerçek potansiyelini yaşama ve bütün kimliğin şemasını oluşturma dürtüsünün temsilcisiymiş. Jung’un mandala kavramı insanın mükemmeliği ile ilgili. Bir bütün olarak gerçek benlik (mandala), sürekli toplumsal maske (persona) kullanıldığı için artık gizlenmiştir. Keşfedilmesi gerekmektedir. Her insan kendi mandalasını arayıp bulmalıdır.

Hinduizm ve Budizm’de mandala, evreni temsil eden bir şekil ve ritüeldir. Tibetli budist keşişler madala ritüellerini boyanmış kum tanecikleriyle yaparlar. Chack-pur adı verilen geleneksel metal borularla kum taneciklerini akıtarak şeklin içini günlerce çalışarak doldururlar. İyileştirme işlevinin tamanlanması için kimi zaman kalan kum tanecikleri izleyicilere dağıtılır. Ritüel bittiğinde mandala bozulup kumlar akan suya akıtılır. Bu şekilde hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığı, bize ait olmadığı sembolize edilir ve kum taneciklerinin suya karışmasıyla birlikte hoşgörünün, huzurun tüm evrene karışmasına niyet edilir.

budist mandala

Mandala çizerek ve boyayarak gündelik hayatın kaosundan biraz olsun uzaklaşıp, yaratıcılığınızı keşfedebilir, dikkatinizi toplayabilir, medite olabilir, kararsız kaldığınız konularda iç sesinize ulaşabilirsiniz. Uzmanlar, mandalanın çocuklarla birlikte yapıldığında da dikkat eksikliği konusunda çok faydalı olabileceğini söylüyor. Özellikle günümüz çocukları için televizyon ve bilgisayardan uzak vakit geçirebilmek anlamında iyi bir alternatif olduğu kesin.

Daireler hayatımızın her yerinde. Dünya, güneş ve aydan başlayıp ilişkilerimize ve hayatımızı çevreleyen diğer sosyal unsurlara bakarsak aslında sürekli bir dairenin içinde sonsuz dönmekte olduğumuzu görürüz. Bu anlamda herşey ve hepimiz birbirimizle bağlıyız. Hint düşüncesine göre kişisel egolarımız okyanustaki birer ada gibidir. Oradan kendi dünyamıza, birbirimize bakarız ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz. Göremediğimiz şey ise birbirimize, suların dibindeki okyanus katı ile bağlı olduğumuz gerçeğidir.

Son olarak çakraların da daire şeklinde olduğunu ve her çakranın sonsuz renkler içerdiğini hatırlatıp kaçıyorum. Hep birlikte düşünelim…

Satır aralarında…

Nerelere kayboldun dediğinizi duyar gibiyim. Bazen kaybolmak iyi geliyor. Kaybolduğun yerde buluyorsun kendini. Aslına bakarsanız hepiniz gibi ben de günlük hayat telaşı içinde bir yandan evin gündelik işleri, bir yandan yazı çizi işleri, aman kendimi de ihmal etmeyeyim derken yaşayıp gidiyorum işte. Ama uzunca bir zamandır yazamıyor olmamın altında elbette ki günlük hayat koşturmacası yok. Kimbilir belki kendimi değil de kurmaca hayatları kaleme dökmek istediğimden öyküler karaladım. Bir de doğru mu yaptım bilmem ama roman yazmaya başladım. Daha doğrusu üzerinde çalıştığım bir metin vardı son 1-2 yıldır ama şimdi başlı başına bir hikaye oluştu. Tabiki yıllar sonra “ya senin de bir roman vardı noldu o” sorusuna maruz kalmamak için canla başla çalışıyorum. Fakat gelin görün ki zor işmiş arkadaş roman yazmak. Her zaman ki gibi baştan nasıl bir işe kalkıştığımın farkına varmadan işe giriştiğimden yine süreç içerisinde deneyimleyerek öğreniyorum. Yer yer isyanlarda, yer yer coşku selindeyim. Garip bir his bir dünya yaratıp o dünyayı yaşar hale getirmek.

En zoru da ne biliyor musunuz? Anneyken yazıyor olabilmek. Her daim herkes yazma zamanınızdan çalıyormuş gibi hissediyorsunuz. Yazmak yalnızlık istiyor. Herkese diş bileyebiliyorsunuz sizi o minik dünyanızdan alıkoydukları için. Dünyanın en şevkatli annesi ya da eşi iken bir anda bencil ve gaddar bir kadına dönüşebilirsiniz. Bu durumu dengelemek adına yaptığım ve de bana en iyi gelen şey tabiki yoga. Bazen düşünüyorum da yoga matımın dili olsa da konuşsa kimbilir kaç Özgür anlatırdı size. Matımla buluştuğum her sabah her Özgür’le yeni bir günde yüzleşip öyle başlıyorum güne. Kimi zaman kolay kimi zaman oldukça zor olabiliyor bu yüzleşmeler. Yeter ki kendimi olduğum halimle kabul edecek gücüm olsun. Gerisi hikaye. Yogam ve ben birlikte evriliyoruz, büyüyoruz. Her zaman dediğim gibi gerçek ve en güzel yoga kendi sessizliğinizde kendinizle yaptığınızdır. Ben hocalarımdan böyle öğrendim, öğrencilerime de hep bunu söylüyorum. Günün ağarmaya başladığı sabahın en erken saatlerini kendinize hediye edin, çıkın matın üzerine nefesinizi dinleyin. Sadece bu bile başlamak için yeterli.

Şu an yazmaya kaçtığım en sevdiğim minicik kafemdeyim. Burayı tercih etmemin öncelikli nedeni müzikleri, önündeki minik bahçesine sığınan sokak hayvanları ve tabi nefis kahveleriyle tazecik çayları. Ev çoğunlukla boğuyor beni bir noktadan sonra dışarı atıyorum kendimi. Belli noktalar belirledim kendime. Dönüşümlü olarak hepsinde konuşlanıyorum. Çünkü evde olduğum zaman mutlaka bir iş çıkarıyorum kendime. Bir de hiçbir zaman tam anlamıyla ev insanı olamıyorum sanırım. Yani doğuştan bir çingenelik söz konusu. İlla ki sokaklarda olacağım. Hatta hep aynı yer de basıyor. Farklı farklı yerler denemeliyim, kimsenin bilmediği sokaklar, kafeler, hiç tatmadığım yemekler de buna dahil tabi. Sahi siz hiç ilk defa gittiğiniz bir ülkenin sokaklarında kayboldunuz mu? En sevdiğim şeydir gittiğim şehrin sokaklarında kaybolmak ve yolumu bulmaya çalışmak. Çünkü her kayboluşumda yeni bir yol keşfederim mutlaka.

İşte böyle sevgili okur. Şimdilerde satır aralarında kayboluyorum. Burayı da çok özlemişim. İyisi mi bu ısınma turu olsun. Her gün bir iki satır karalasam size buradan fena mı olur. Bilmem ki halen oralarda mısınız? Bir yerlerde sesimi duyan vardır ama değil mi?

color woman

Kitap Fuarında buluşalım

  • Ben kategorisinde.
  • Yorum Yok

 32. İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’nda  2. Salon’da Yitik Ülke Yayınları’nın standında Rehberine Kulak Ver’i imzalıyor olacağım. İmza tarihlerim şöyle;

3 Kasım 2013 – 13:00

6 Kasım 2013 – 17:00

7 Kasım 2013 – 11:00

Ayrıca 6 Kasım Çarşamba günü  15:45-16:45 saatlerinde Marmara Salonu’nda Yitik Ülke Yayınları’nın düzenlediği bir söyleşide konuşmacıyım. Konumuz “Yazmak ve yaşamak arasında Türkiye’de kadın olmak”.

Haydi gelin tanışalım, dertleşelim, söyleşelim.

Yitik Ülke

“Rastlantıların bilimselliğine inanırım. Yitik Ülke benim kurduğum en büyük hayallerden biriydi ve bugün bir yayınevine dönüşüp kitaplar yayımlamak, dünyaya “biz de varız” diyebilmek cidden hoş bir duygu… 90’lar pek çok şeyi aldı benden ve pek çok şeyi de hediye etti… Yaşadığım herşeyden bir ders çıkarttım. Kitaplar ve gelişkin hayal gücüm olmasa, bugün ben de olmazdım diyebilirim. Düşlerimiz yoksa yaşamamızın ne anlamı var ki?”

Yukarıdaki satırlar Yitik Ülke Yayınları’nın “90’lar Kitabı”ndan Kadir Aydemir’in hikayesinden bir alıntı. Kadir ile ilk defa geçtiğimiz kış aylarında görüşmüştük benim kitapla ilgili olarak. Kadir buluşmaya elinde birkaç kitapla geldi, bunlardan biri de “90’lar Kitabı”ydı. Ben o gün kitaplara, edebiyata tutkun, hayallerinin peşinden giden biri ile tanıştım. Eve geldiğimde Kadir’in verdiği kitapları inceledim. “90’lar Kitabı”nın ilk hikayesindeki Kadir’in yukarıdaki satırları beni çok etkiledi. 111 yazarın bir araya gelip 90’larda yaşadıklarını, hayallerini, kayıplarını, 80’lerden bugüne yaşadıkları değişimi anlattıkları, her sayfasında kendinizi bulduğunuz bu kitap Yitik Ülke’nin en değerli projelerinden biri.

Bir de sevgili editörüm Zerrin var tabii, beni ben olarak tanıyabilen, kitapla ilgili olarak verdiği bütün önerilerde bana artı değer katan, ağzından çıkan her kelimeye dikkat kesildiğim, hiçbir ayrıntıyı atlamayan bir diğer edebiyat insanı… Zerrin ile kısa sürede çok şey paylaştık. Herşeyden önemlisi Zerrin beni bütün çıplaklığımla görebildi. Böylesine işinin ehli bir editörle çalışmak büyük keyifti benim için. Çok şanslıymışım. Yitik Ülke, içindeki insanlarıyla birlikte ben de çok özel bir yere sahip oldu.

Ve bu cumartesi buluştuğumuzda Kadir yine kitaplarla geldi, her zaman olduğu gibi sırt çantası yüklü. Bu defa çantadan benim kitabım çıktı. İlk defa dokundum, kokladım kitabımı. Ağlamakla gülmek arası bir hisle ilk sayfasına tarih, saat ve birkaç cümle karaladım. Tarifi zor bir duygu. Fakat şu bir gerçek var ki, her kitabın bir kaderi var. Benimki de yolunu Yitik Ülke ile buldu. Dilerim ki okuyacak olanların kalplerine sevgi ve umut eksin. Hadi az kaldı, çok yakında raflarda.

yitik ulke