Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...







Sömestr tatilinin ikinci haftası kaçtık buralardan. İstanbul’un kardan kıyafetini göremedik ama bedenimizi dinlendirdik, ruhumuzu tazeledik döndük. Turizm sektörünün ölü sezon tanımlamasını pek severim ben. Adeta terk edilmiş hissiyatı veren ama bir yandan da yaşamaya devam eden mekanlar böyle zamanlarda gerçek ruhunu ortaya koyuyor sanki. Denizden esen o soğuk rüzgar bile daha gerçek geliyor. Çocukluğumdan beri öyle alıştığımdan belki de, her şubat tatilinde annem kardeşimle beni alır sıcak bir yerlere götürürdü, sezon ölü de olsa:) Bursa da yaşadığımız için Uludağ dışında bir yere kış tatiline gitme ihtiyacı da duymazdık zaten ama sonrasında ben ilkokulu bitirdim ve İstanbul’a taşındık yine de kış tatili hiç istemedi canımız.
Bu defa annem beni ve Doğa’yı aldı götürdü:) Üç nesil ve de 3 kız, kikirdedik, dertleştik, didiştik, gezdik, yedik, içtik. Hem ne kadar birbirimizin kopyası ama bir o kadar da farklı olduğumuzu gördüm. Anneciğimle vakit geçirmeyi, sessizliğin içinde onunla konuşmayı, hiç birşey yapmadan durmayı ne kadar özlediğimi fark ettim.

Kar nedeniyle uçuşumuz 1 gün ertelendi. İyi ki ertelendi de biz de rüzgarın dindiği o “an” ları yakalayıp kumsala keşif gezisi yapabildik pisimle. Öyle mutlu olduk ki kumsal ve denize kavuşunca o an gerçekten hiç bitmesin, zaman donsun istedik ikimiz de. Bir defa daha gördüm ki çocuk doğada olmalı, doğada büyümeli, doğa ile bütünleşmeli. Pisim de benmimle aynı hissetmiş olmalı ki sadece ikimizin olduğu o uçsuz bucaksız koskoca kumsalda kumlara adını yazarken “keşke kartal ailesi olsaydık” dedi. İçinden gülmek vardır ya hani iç organlarınızdan, işte öyle gülümsetti beni bu söylediği. Öylesine içime dokundu, öylesine mutlu etti ki beni. Hem içimdeki hisleri okuyabilmesi hem de ona koyduğumuz isimle bu kadar birebir özdeşleşmesi çok duygulandırdı beni.
Uçağımız ertelenmeseydi denize elimizi sokamayacak, kumsala adımızı yazamayacak, pati izlerini takip edip şu fotodaki dostumuzla tanışamayacak, anılarımıza bu özel an’ları ekleyemeyecektik.
Bu tatilin bende bıraktığı en taze his; “Basitliğin verdiği tarif edilmez mutluluk”.

İstanbul’umuzu özlemişiz tabii, en çok da Serdar’ımızı ve pamuğumuzu. Doğa en son gün zaten Pamuk diye çıldırıyordu ve geldiğimiz gece resmen birlikte uyudular kucak kucağa.
Okulun ilk günü diye daha akşamdan krep siparişi verdiğinden sabahın altı buçuğunda mutfakta yumurta, süt ve un üçlüsünü çırpmaktaydım. “Hoşgeldin İstanbul’a” dedim kendime:)

Bir süredir fizik bedenimle çok uğraşıyorum. Fizik beden gibi görünse de ruhumun dibini gördüm diyelim. Beni uzunca süredir okuyanlar bilirler kendimi olduğu gibi anlatmaktan hiç çekinmem. Neysem oyum sonuçta ve yaşadığım her deneyimden size bir tutam aktarabilmek isteğim.
Aslına bakarsanız yaz sonundan beri tam da tanımı konulamamış garipliklerle uğraşmaktayım. Ağustos ayının sonlarında ani tansiyon düşüşlerim sebebiyle doktora gittim. Her türlü tahlil ıvır zıvır yapıldı. Gayet normal çıktı sonuçlar, bünyeye bağlı tansiyon düşüklüğü denildi. Hatta uzun süredir bu kadar iyi kan değerleri olan hastam gelmedi dedi doktor. Sonrasında Doğa’nın okulu yeni başlamıştı ki rutin doktor kontrolüm sırasında yapılan smear testimde bir hücre bozulması görüldü. Doktorum bunun üzerine detaylı bir HPV taraması yaptırdı. Tabii testler 3 haftada falan sonuçlandı ve sonuçta birşey çıkmadı. “Tanrım şaka mı bu” derken boynumdan gelen baş ağrılarım başladı. Ağrı kesici almıyım nasılsa geçer bir şekilde derken bir gün gerçek anlamda kitlendim. Bayramın birinci günüydü sanırım, nasıl bir ağrı çektiğimi anlatamam. Doktorun tanımlamasına göre çok eskiden varolan tutulma, üşütme vs. gibi ağrıları önemsememişim ve onlar birikmiş boynumda ve kulunçlarımda nodüller oluşmuş. İki haftaya yakın bir süredir her gün fizik tedavi ve masaja gittim. Ha bu arada bir de faranjit oldum.
İlaç kullanmam diyen ben avuçla ilaç içmek zorunda kaldım. Yoga yapmadan duramam diyen ben yogayı sadece zihnimde yapabildim. Hayatta yatamam diyen ben kafamı kaldıramadan günlerce dinlenmek zorunda kaldım. Bugün çok şükür iyiyim ve diyorum ki bedeninizi dinleyin, size söylediklerini doğru deşifre edin. Ne kadar direnirseniz o kadar üstüste biniyor yukarıda görüldüğü üzere. Beni bu süre zarfında ayakta tutan ve iyileştiren tek şey meditasyon oldu. Bir de yattığım yerden bolca yazdım ve okudum, bu da çok iyi geldi tabii.
2012 çok güçlü bir enerji ile geldi şimdiden. Bırakamadığınız düşünce kalıplarınız, alışkanlıklarınız, teslim olamadığınız yanlarınız, affedemediğiniz insanlar, kendinizden bile sakladığınız yargılarınızı kabul etme ve teslim olma zamanı. Kendinizi esnetebildiğiniz kadar esnetin ve güzel enerjiye kalbinizi açın. Kendi enerji alanınızda kalın ve lütfen günde 5 dk. da olsa meditasyon yapın.
Enerjimi dengelemek adına yogaya tabiki de başladım tekrar ama daha başka çalışmalar da yapmayı planlıyorum. Faydasını görürsem size de anlatırım. Ve en önemlisi de beslenme ki bu ayrı bir yazının konusu. Şimdilik sevgiyle kalın ve lütfen siz de benzer şeyler yaşıyorsanız bana yazın.

Yaz mevsimin bütün yorgunluğu çöktü üzerime şu son 1 haftadır. Kendimi enkaz gibi hissediyorum. Çok şükür ki yaz tatilini sağlıkla, güzellikle tamamladık ama şöyle 1 hafta ya da birkaç güncük de olsa kaçsam buralardan yalnız başıma. Bir tek kitabım olsa bir de müziğim yanımda başka da birşey istemem. En büyük hayallim ilk fırsatta yalnız başıma, kendimle bir tatil. Duy sesimi ey evren! Böyleyim işte ben ne bileyim, yalnızlık delisi bir tipim. Yalnız kalayım istiyorum hep deli gibi fırsat kolluyorum bunun için. Bayılıyorum dışarda da olsam yalnız yemek yemeye, yürümeye, gezmeye. Kendimle yaptığım herşeyi çok ama çok seviyorum.
Bir de birkaç gündür geceleri uykum gelmiyor, gelse de yastığa kafamı koyduğum gibi kaçıyor. Bir yandan yorgunluk, bir yandan uykusuzluk leyla gibiyim. Neyse ki bu sabah biraz olsun meditasyon yapma fırsatını yakalayabildim Pamuk ve Doğa uyurken, bütün gün idare etti beni. Sonra o enerjiyle kaç gündür salladığım bütün ev işlerini yaptım bitirdim. Serdar ve Doğa’yı da migrosa gönderdim, oturabildim neyse ki biraz, gittiklerinden beri seksen defa arayıp, “şu yokmuş bunu alalım mı” diye sormalarına rağmen şu post’u da girebiliyorum. Akşam bir kadeh de şarabımı içersem süper dinlenmiş olacağım.
Doğa’nın okulu haftaya başlıyor. Bu yıl okul değiştirdik hazırlık sınıfına yepyeni bir okula başlıyor pisim. O da biz de birbirimizden heyecanlı ama belli etmiyoruz. Okula başlayacak bütün yavrulara sağlık ve neşe dolu bir yıl olsun diliyorum.
Okulun başlaması ile birlikte ben de eski düzenime geri döneceğim, siteyi de biraz elden geçireceğim, yenilikler yapacağım. Birbirinden keyifli röportajlarla sizlerle olacağım efendim.
Biraz önce geldiler, incir almışlar bana, kendilerine de dondurma ve kağıt helva:) arada migros torbalarını yerleştirip geldim. eee birkaç incir ve de üzerine kağıt helva yiyerek tamamladım yazımı. Ne saçma bir post oldu, herşey birarada, yaz yorgunu bir kadından da başka birşey beklemeyin zaten…
Buyrun bir de yaz fotosu. Sitenin sağında duran fotomuza göre biraz yaşlanmış mıyım ne?


Hayat olması gerektiği gibi akıyor bugünlerde. Çoğunlukla akşamları yorgunluktan kemiklerim sızlayarak ama bir o kadar da mutlu giriyorum yatağa. Doğa ile her günümüz ayrı bir macera. Bu sabah kendimi şöyle derken yakaladım; “Pamuk bi rahat ver kıza. Doğa sen de bırak fiştikleme hayvanı. Ufff bi didişmeyin iki dakka”. Sürekli yapışıklar evde. Doğa tuvalete girince bile Pamuk banyonun kapısında ağzında topu bekliyor. Bir top oyunudur gidiyor evde olduğumuz zamanlarda. Pamuk her halini bize anlatır oldu, konuştu konuşacak gibi yani. Arada söyleniyor kendi kendine. İsmini biliyor, surat ifademizden bile ne hissettiğimizi, ona ne söylemek istediğimizi anlıyor. Sıcaktan o da bunalıyor tabii, şöyle bazen kucağıma alıp suyun altına sokasım geliyor. Hatta Doğa’yı küvete sokunca alıversek diyorum onu da biraz ferahlasa fena mı olur.
Yazmam gereken 2 keyifli röportaj var ama inanın vakit bulup toparlayıp da yazamadım. İkisi de apayrı konularda birbirinden ilginç hem de. Neyse tatile gitmeden yazma hedefi koydum kendime. Asıl tamamlamam gereken başka birkaç iş var biran önce ama bekliyorlar ne yazık ki. Yaz dönemi böyle, vaktimin büyük kısmı kızıma ait. Geceleri öyle bir yorgunluk çöküyor ki elim kolum kalkmıyor. Bir de Pamuk felaket tüy döküyor mevsimsel olarak. Elektrik süpürgesi yapıştı elime tabii haliyle. Çok abatmamak kaydıyla ara sıra süpürmek gerekiyor evi. Haftada bir gelen kadının yaptığı temizlik hiç mi hiç yeterli olmuyor. Birara daha mı fazla çağırsam kadını dedim ama yok kadından yani evde başka birinden sıkıntı geliyor ya bana vazgeçtim. Çok düşündüm ama sonum budur yani süpürgeden de hiç şikayet etmiyim o halde dimi ama:) Ama en komiği, Pamuk ve Doğa süpürge sesinden nefret ediyorlar, ikisi bir odaya kapatıyor kendini, ben evi süpürürken onlar oyun oynuyor. Ama aşağıdaki fotoda Pamuk perdeyle oyun oynuyor. En sevdiği oyun bu; Perdeye dolanıp yatağa zıplayıp öylece kalmak.

Ha bu arada bir de garip şeyler oluyor bedenime. Yorgunluğa mı vursam, değişim ve dönüşüm döneminde mi bedenimle ruhum desem bilemedim ama olmadık şeyler hissediyorum şu birkaç haftadır. Tansiyonda ciddi düşüşler (zaten düşük tansiyonluyum yapı olarak), cildimde kaşıntılar, kas ağrıları vs.. Bunların içinde beni en zorlayan ani tansiyon düşüşleri oluyor. Birden yere yığılacak gibi oluyorum. Mide bulantısı ile birlikte görüş mesafem falan daralıyor. Neyse, en detaylısından bir check up yaptırdım bu durumların sonucunda. Sonuçların tamamı pazartesi belli olacak ama büyük kısmı çıktı. Herşey normal görünüyor. Pazartesi doktorumla konuşup değerlendireceğim sonuçları bakalım. Tabii ilk yapılacak şey olarak doktora gittim ama kendimle içten içe konuşuyorum da bir yandan neden yarattım bu durumları diye. Hastalıkları da yaratan biziz ya sonuçta, derinlere inmem gerek biraz. Ama gelin görün ki ne yalnız kalacak fırsatım var, ne de içsel bir çalışma yapacak zamanım. Böyle olması gerekiyor o halde kendiliğinden olsun, her ne ise kabul ediyorum. Akışa güveniyorum.
Çok şükür ki her zaman yoga var benim benle, dengede kalmamı sağlayan. Asanaları yapamadığım günlerde düşüncesi bile yeterli olan. İsmimin anlamını gerçek anlamda hissetmemi sağlayan öğreti, iyi ki var.

Nefis bir dolunay akşamından merhabalar! Ay bütün heybeti ile ışıl ışıl yıkıyor içimizi sanki şu an. Dolunaylarda pek bir asabi olan ben nedense bu defa pek bir dinginim. Geçtiğimiz 1 ay boyunca asabiyetim öyle bir tavan yaptı ki, sanırım pek birşey kalmadı da içerde ondan belki de:) Neden mi? Ben de bilmiyorum. Zorlu bir dönem geçirdim. İndim çıktım, dalgalandım duruldum, sorguladım durdum, yanıtı yine taa içerlerde buldum. Fazlalıklarımdan, kalıplarımdan, ezberlerimden kurtuldum. Ya da kurtulmaya başladım diyelim. Uzun zamandır bu kadar fazla zihin karışıklığı yaşamamıştım. Koptu gitti zihin ta ki ben tutup durdurana kadar çıldırmış haldeydi. Fakat ben böyle besleniyorum, böyle öğreniyorum. Sorgulamadan, didiklemeden, kendimle savaşmadan olmuyor. Uzun zamandır, son birkaç yıldır diyelim bu kadar uğraşmamıştım kendimle, iyi ki de oldu. Yeni bir dönem başladı içimde, kalbimde, yeni farkındalıklarla ve kabullenişlerle yeni kapılar açıldı. Ruhuma bahar geldi sanki hele de pisimin doğumgünüyle birlikte.
5. yaşında oldu Doğa dün. Ben de 5 yıldır anne. 5 yıl önceki ben ile şimdiki ben arasında ne fark var diye bakarsak; minik rehberimin karnımda büyümeye başladığı andan itibaren deneyimlediklerim bildiğimiz zaman kavramıyla ölçülemez. Onun bana öğrettikleri hiçbir yerde, hiçbir kitapta yok, olmayacak da. Beni bana olduğu gibi anlatan, böylesine ayna tutan başka biri de yok. Umarım ben de görevimi iyi yapabiliyorumdur, çünkü onun annesi olmak kadar beni onurlandıran başka bir his de yok.

