Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Bugün oyun oynarlarken Rana Doğa’ya şöyle dedi; “Büyüyünce senin veteriner dükkanın benim kostüm dükkanımın karşısında olur. Hem de dışarı yemeğe çıkarız buluşup”. Doğa da, “Harika fikir Ranacım” dedi. İşte hayallerimiz, bilinçaltımız böyleydi bizlerin de. Bu kadar netti herşey, olduğu gibi. Ne oldu da bozuldu? Ailevi etkenler, sosyal çevre, okul ve diğer dış etkenler tabiki… ve de bir süre sonra da kendi kendimizi bozduk. Kendimize inanmaz olduk ve işte o noktada yaratmayı durdurduk. Rüyalarımızı bile erteledik, rüya göremez olduk. Ta ki hayatımızda hep terslikler üstüste gelene, nefes almayı bile unutmuş olduğumuzu fark edene kadar.
Bende böyle olmuştu yıllar önce. 6 yıl kadar önceydi, uzun bir ilişkimi yeni bitirmiştim, kendim isteyerek, pek de hoş olmayan bir şekilde. Sabahları bildiğiniz kusarak uyanıyordum, berbat bir şekilde işe gidiyordum. Öyle bir noktadaydım ki hiçbir şeyin önemi kalmamıştı hayatta artık. Kendimi suçlamanın da ötesinde sürekli hayatımda aynı şeylerin tekrar ediyor oluşuna lanet okuyordum. Derken bir gün bir yerde Elif’e rastladım. Şimdi çok yakın dostum olan bu insanla o gün karşılaşmam bugün, şimdi, şu an burada olmamı sağladı. “An” da kalabilmeyi öğrenmek için birçok method, öğreti ile tanıştım ki bunların çocuğunu buradan da anlatıyorum. Kendimi sevdiğim her yeni gün yeni bir mucize girdi hayatıma, kendimi onayladığım her an yeni bir adım attım, yeniyi kucakladım. Serdar ve Doğa da bunların sonucuydu…
Geçmişe artık sevgiyle bakabiliyorum ve baktıkça şükrediyorum her anını doya doya iyi ki yaşamaşım, herşeyiyle. Bunları neden yazdım? Bugün Doğa ve Rana’nın oyunlarını izlemek çok duygulandırdı beni, farklı yerlere aldı götürdü. Bizlerin de kendimizin yarattığı bir oyunun içinde olduğumuzu bir defa daha fark ettim. Nasıl bir oyun yaratacağımız tamamen bizim elimizde. Esra yazmıştı ya Inception ile ilgili; Yarat ve Oyna!
Bu arada geçen akşam ben de gittim Inception’a. Ne zamandır yalnız başıma sinemaya gitmedim ama bu filme yalnız gitmek kısmet oldu. Filmden çıkınca istediğim tek şey, yüzüme çarpan rüzgarla birlikte alabildiğine yürümek oldu. Sanırım 1 saati geçkin yürümüşüm öyle, Serdar arayana kadar:) Toplantısının bittiğini gelip beni alabileceğini söylüyordu telefonda. Ben oracıktaki bir banka oturuverdim sadece beklemek için, geldiğinde beni bankta oturur bulunca çok güldü tabii. Dırdır bütün gece filmi anlattım durdum, üstelik uykumuz da kaçtı bir de üstüne:)
Neydi beni filmde bu kadar etkileyen hemen söylüyorum; Zihnimiz daha güzel anlatılamazdı! Geçmiş anılarımızın izleri, korkularımız, aynalarımız bu kadar güzel tarif edilemez, tasarlanamazdı. Her birimiz yapıyoruz aslında o filmde yapılanları, o aletlere bağlanmaksızın. Filmi izleyenlerler anlayacaklar ne demek istediğimi, bir düşünün bakın, düşüncenizle olumlu ya da olumsuz neler yaratabileceğinizi ya da bugüne kadar yarattıklarınızı. Alt bilinçler ise tam bir görsel şölendi yine. Hep söylüyorum yine de söyleyeceğim, bu film de vesile olsun, bilinçaltınızla oynamayın, oynatmayın. Spiritüel cambazlardan uzak durun!

Hazır pisi uyumuşken “yoga halısını” aldım sessizce, salona geldim ve klimayı açtım. Yoksa gündüz ondan gizli bunu yapmak ne mümkün. Onunla yapmak da güzel ama yalnız kalmaya öylesine ihtiyacım var ki bugünlerde. Daha doğrusu Doğa’yla konuşurken, ona olanları anlatmaya çalışırken bazen yorulduğumu hissediyorum. Öyle zamanlarda en iyisi birlikte eğlenceli bir kitap okumak ya da birlikte boyalara bulanmak oluyor. Böylece ikimizde mola vermiş oluyoruz.
Yoganın asanalar yani duruşlardan ibaret olmadığını her geçen gün daha iyi anlıyor ve fark ediyorum. Şimdilerde düşüncesi bile yetiyor çoğu kez. Tek bir asanayı düşündüğümde bile onun içine girebilmek, o duruşu hissedebilmek bu öğretiye olan hayranlığımı gün be gün artırıyor. Derken bir de nefes var tabii. Burun deliklerimi kontrol ederek uyandığım her sabah ve uykuya daldığım her gece yeni birşeyler öğreniyorum kendimde. Nefesle şarj oluyorum sanki. Nefesimi izlerken yaptığım meditasyon ise “an” da tutuyor beni. Çok seviyorum kendimi bu halde.
Bu akşam uzun zamandır dinlemediğim Zen Meditation Cd’mi koydum şavasanaya yatarken. Meditasyonum bitti ama halen çıkaramadım. Nasıl da iyi geldi, içimi yıkadı desem yeridir. Daha başka nasıl anlatılır bilmem.
Geçtiğimiz kış aylarında Sadhguru adında bir ruhsal lider gelmişti Hindistan’dan. Kendisiyle röportaj yapıp, bir grup meditasyonuna katılma şansım olmuştu. Bütün sosyetikler vardı diyim size meditasyonda. Adamın kıyafetini öpenler, dizlerine kapananlar falan. Bunlar benim dünya görüşüme ters şeyler. Yaptırdığı meditasyon pek de ilgimi çekmemişti açıkçası ama bende iz bırakan bir cümlesi olmuştu; “Yoga hayattır, hayat yogadır”. Ve tabii bütün yargılarımı bir kenara koyup dinlemiştim röportajı kayıt cihazımdan. Bende en fazla etki yaratanları yazmıştım; Buradan okuyabilirsiniz. Nerden nereye geldim, diyeceğim şudur ki, yoga gerçekten de hayatın tam kendisi aslında; O an ne yapıyorsan ona odaklanabilmek ve yaptığın her işi, bu çamaşır asmak bile olsa sevgiyle yapabilmek. Bunların ne kadarını yapabiliyorsunuz diye bir düşünün bakalım. Her zaman olmuyor değil mi? Evet o kadar da kolay değil. Ama farkında olursanız yapılabiliyor. En azından çabalamak gerekiyor.
Yoga yapıyor ama çeşitli nedenlerden dolayı ara verdiyseniz buradan takip ederek her gün bir asana yapabilirsiniz.

Ne kadar hızlı yaratır olduk. Düşündüğümüz “an” da yaratıyoruz. Hissettiğimiz an oradayız, yapıyoruz ve oluyoruz. İçindeyiz “an”ın, tam ortasında. Akışa bıraktıkça, farkına vardıkça daha da içine giriyoruz ve o noktada ilüzyonlar kalkıyor. Sen, ben, o kalkıyor. Sen ya da ben kalmıyor, biz oluyoruz, BİR oluyoruz.
Zaman ve akış hızlandı. Her şey hızlıca oluyor ve sonraki an geliyor yeniye yer açılıyor. Yarını bekleme artık bir şeylere başlamak ya da bir şeyleri bitirmek için. Bugün yap ya da bırak. Düşünme, zihnini kurcalama, sınırlama. Sınırladıkça negatiften yaratıyorsun.
Ağrılarına, sızılarına, hastalıklarına kulak ver, önem ver, işaretleri izle…vücudun sana ne anlatıyor görmeye çalış.
Çevrendeki insanlara bak, sevdiklerine, sevmediklerine, sinir olduklarına, acıdıklarına, şevkat duyduklarına, tutku ile bağlandıklarına, yargıladıklarına bak…
Bağımlılıklarına bak, yediklerine, içtiklerine, giydiklerine, satın aldıklarına, veremediklerine, üzerine yapışanlara bak…
Hepsini ayrıştırmaya çalışma birbirinden, bütünde tut, bütünde dur. Hepsi senin içinde, sende duruyor. Kabul et, kucakla önce. Sonra hangilerine ihtiyacın yoksa bırak gitsin. Geriye kalanları kutsa, sevgiyle kucakla.
“Bir olmak” tan ne anlıyorsun bir düşün, kendinle kal. Dürüstçe ifade edebiliyorsan bunu kendine, evren içinde gerçekten Birlik içinde olabileceğimize inanıyorsan meditasyonlarına devam et. Bir olmaya inancın yoksa da bırak kendini akışa. Yanıtlar gelsin bakalım içerden ya da dışardan. Olanları, olacakları izle…
İçindeki Tanrı ile kal. Aynana, aynalarına bakmayı, onları sevmeyi hiç ihmal etme. Tıpkı kendini hep sevdiğin gibi…
Not: Bu satırları bana yazdıran sağ ayağımdaki ağrıya teşekkürler… bir de Esra, Ceyda ve Melda’ya…

Yan komşumla banyolarımızın küçük camı birbirine bakıyor. Yani birbirimizi malesef banyoda her şekil duyabiliyoruz. Bu zaten yeterince rahatsız edici bir durumken, bir çocuğun büyük tuvaletini çamaşırına yaptığında tehdit edildiğine ve hatta dayak yediğine şahit olmak, annesinin ve evdeki yardımcı ablanın çocukla küfürlü konuşmalarını duymak, aynı çocuğun gece 1′den önce yatmadığını duymak korkunç. Uykularım kaçıyor gecelerdir, her karşılaşmamızda dilimin ucuna geliyor kelimeler yutkunuyorum. Bazen kapılarını yumruklamak geliyor içimden ya da banyodan o anda yeter artık diye söylenmek. Dışardan baktığınızda herşey o kadar sevimli ve sempatik ki evin içinde olanlar inanılır gibi değil. Bir kez daha şahit oluyorum nasıl da maskelerle yaşadığımıza, içimizdeki öfkeyi nasıl da kontrolsüz, savunmasız bir çocuğa salıverdiğimize, utanıyorum ben insan olduğuma her gece bunları duyarken. O çocuk her kapıyı anahtarla açtığımda bana kapıyı aralayıp bakarken gözgöze gelemiyorum ya onunla, öylesine utanıyorum anlatamam. O çocuk ilerde bunlara nasıl bir savunma kalkanı geliştirir napar hep onu düşünüyorum. Küçücük bedeninde, ruhunda açılan yaraları nasıl sarar onu düşünüyorum. Gece basınca uykum kaçıyor bu yüzden bugünlerde…

Hem eğlenceli hem keyifli bir gezi yaptık bugün pisimle. Ona keşif bana da eski dostumu görme günüydü. Hem çocuklar tanıştı eğlendi hem de biz hasret giderdik. Henüz Ayşe hamileyken “Onun adı Mehmet” demişti Doğa. Anlayamadık biz de o günden beri ama kabul ettik “sen öyle söyle” dedik. Halbuki ne Mehmet adında tanıdığımız biri var ne de kitaplarımızda, izlediğimiz çizgi filmlerde, hiçbir yerde yok bu isimde bir karakter. Hayır zamanla ben de benimsedim bu ismi baktım Ali’ye ben de Mehmet diyorum bugün. Herşeyiyle kayda değer bir gündü, en kısa zamanda tekrarlamak gerek. Fotoda Ali’yi pusetinde gezdirirken;
Giderken vapurla Beşiktaş’a geçtik. Ama her vapura bindiğimizde de nasıl tuvaleti gelir ve her defasında da eski tip vapura rastlarız. Rahatça bir denizi seyretme durumumuz olamaz. İlla ki tuvalet arama peşindeyiz. Hatırlıyorum geçen yıl adaya Tanya’lara giderken bile ada vapurunda tuvalet aramıştık. Bugün özellikle evden çıkarken uyardım ve yine aynı sonuç. Ben taktım sanırım bu vapurda tuvalete girme durumuna, bu yüzden sürekli aynı şeyi yaşıyoruz:) Neyse dönüşümüz metrobüsle çok rahat oldu. “Anne bu dünyada ne çok sayı var. Her yer harf her yer sayı” diyerek geldik metrobüste.
