Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Annelik’ kategorisi arşivi

Ayşe Arman fotoğrafları

Kimseyi olduğu gibi kabul edemiyoruz. Mutlaka bir etiket yapıştırıyoruz. Tıpkı bugünlerde Ayşe Arman’a yaptığımız gibi. Yazılarını ya da fotoğraflarını beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama yargılamak gibi bir hakkınız yok. Kadının kendisi karar vermiş, ailesi, kocası onaylamış ve gitmiş çektirmiş bu fotoğrafları. Bu kadar… Beğenmezseniz bakmazsınız bir daha ya da yazılarını da okumazsınız. Hayat yaptığınız seçimlerden oluşur. Bu da bir seçimdir, tercihtir. Yargılamak çok kolay, asıl zor olan insanları olduğu gibi kabul edebilmek. Yani şimdi aynı fotoları Kıvanç Tatlıtuğ verse bayılarak bakacak olan çoğu bayan şimdi Ayşe Arman’ı yerden yere vuruyor. Neymiş efendim evliymiş, anneymiş. Kızı yıllar sonra onu böyle görmek istermiymiş. Eee kendisi düşünmüştür herhalde bunları değil mi ama? Ve lütfen bırakalım artık bu evli ve anne olan kadınları insan dışı “tek görevi fedakarlık olan” bir varlık olarak görmeyi. Yok böyle birşey! Evliyiz, anneyiz ve hormonlarımız çalışıyor çok şükür! Aslında en çok bayanlar yargılıyor birbirini bu tarz konularda. Çünkü egolar çatışıyor. Erkekler daha kolay kabullenip, sakin kalabiliyor çoğu zaman.

Gündem yaratmak için yapmış olabilir mi? Olabilir. Göz önünde olmayı seven, özgüveni gayet güçlü bir kadın. Bal gibi de gündeme oturdu. Tıklanma rekoru kırmış fotoğraflar daha ötesi var mı? İstemiş ve yapmış. Tartışmaya gerek yok bence.

Şaşırmadım ben fotoğrafları gördüğümde. Kendisi gibi seksi buldum. Şık buldum. Yazılarını her zaman okumayı tercih etmem, röportajlarını daha çok severim, eğlenceli bulurum ama fotoğrafları sevdim.

Seviyorum

Yatarken tutturdu müzik dinleyelim diye. “Tamam koy ne istiyorsan” dedim. Gitti ne zamandır dinlemediğim ama en sevdiklerimden biri olan Zen Meditation CD’sini koydu. İçinde sadece flüt ve ney var. Uçuruyor sizi. “Oh bu benim en sevdiğim” dedi ve yayıldı koltuğa. Kitap okuduk bu cd eşliğinde, ee tabi daha birinci kitaptan sonra mayıştı ve uykusu geldi müziğin etkisiyle. Sesi de biraz fazla açıktı, yatarken de kapattırmadı. Öylece melekler gibi daldı uykuya. Durdum yanında, elini, saçını sevdim, seyrettim uykusunu, dayanamadım kokladım gıdısını. Seviyorum diye haykırmak geldi içimden. Böyle bir sevgi tatmadım ben daha önce.

Haftanın özeti

Bugün evde 6. günümüzdü. Ateşi dün akşam düştü. Bu kadar uzun sürmesinin nedeni ise antibiyotiğe karşı vücudun direnç geliştirmesi ve doktorumuzun her gün “biraz daha bekleyelim” demesi. Bekle bekle toplam 5 gün ateşli bir şekilde yattı. Evet gece bizim yanımızda, gündüz de salondaki kanepede yattı sürekli. En çok sevdiği şey olan sütü bile zor içti. Sadece çikolata yemeyi kabul etti ateşliyken, bir de üstelik “çukutala beni iyileştirir anne” dedi. Yapmadığımız herşeyi yaptık bu 6 gün boyunca. TV karşısında yemek yedirdik, kendi yatağımızda yatırdık, sadece bir lokma birşey yesin diye çikolata, bisküvi, kraker teklif ettik.

Dün akşam üzeri babamla ani bir karar verip antibiyotiği değiştirdik ve ateş durdu. Bugün ayağa kalktı. Babam yıllarca ilaç sektöründe çalışmış biri olarak çoğu zaman doktorlara taş çıkarırcasına teşhis koyar ve tedavi eder. Bizi neredeyse hiç doktora götürmeden tedavi ederdi. Çok özel durumlar hariç tabii. Yine duruma el koydu ve içim rahat şimdi. Bu ikinci çocuk doktorumuz ve aslında çok seviyoruz kendisini ama ezbere antibiyotik vermek olmadı!

İşin aslı, dün geceden beri aldı beni bir huzursuzluk; bu çocuk antibiyotiksiz iyileşemez miydi diye. Her boğaz enfeksiyonunda antibiyotik alıyor. Doktorun dediğine göre, özellikle bu yıl virüsler çok kuvvetliymiş. Yetişkinleri bile yatırıyor, ki bana da geçti Doğa’dan virüs, çocukların ilaçsız tedavileri mümkün değilmiş. Hani ne bileyim gönül istiyor ki, bağışıklığı biraz kuvvetli olsun, bitki çayları, bol meyve suyu, reiki ve biraz dinlence ile kalkıversin ayağa. Uzun yıllardır ilaç kelimesi içimi ürpertiyor benim ve çocuğuma ilaç içiriyor olmaktan hiç mi hiç hoşlanmıyorum. Babam bile ağzına ilaç koymaz. Sabah kalkar bir kase yoğurt ve muz yedikten sonra gider işe. Annem de onun tam tersi, ilaçlarla yaşar. Çoğu zaman ” senin ilaç sektöründe çalışmanın sebebi beni iyileştirebilmek için” derdi babama.

İlaçsız yaşamak mümkün mü? Tabiki de. Tanıdığım bir dolu insan var hiç ilaç almadan kendini iyileştiren. Benim de böyle bir dönemim olmuştu. Ama doğum yaptığımdan beri hayatın ritmi daha farklılaştı. Çocuk bakımı çok özen, emek ve en önemlisi ciddi bir fiziksel güç gerektiriyor. Aynı zamanda, anne olmak bir kadında ruhsal anlamda ciddi çözülmeler yaratıyor. Herşeyden önce kendi yaratıcılığınıza ve evrene olan inancınız sınanıyor. Dünya duruyor. Herşey mucizeniz ve sizin etrafınızda dönüyor.

Sadece kendi enerjiniz bile sizi iyileştirebiliyor aslında. Ama çocuğunuz varken çoğu zaman jet hızıyla iyileşmek durumundasınız. “Bir saniye ben bir durup kendimle başbaşa kalıyım, şu hastalığımın nedenini bulmalıyım” demek gibi zamanlarınız olmuyor. Özellikle de ilk 1 yıl. Bunların hızlıca farkına varıp önleminizi almanız gerekiyor. Gerek ilaçlı gerek ilaçsız.

Geçen hafta yogada ilk haftamdı ve çok mutlu oldum tekrar yogaya dönebildiğim, kendime bu zamanı yaratabildiğim için. Tam da “evet 3 yıl sonunda kendim için birşeyler yapabiliyorum artık” dediğim anda Doğa hastalandı ve 6 gün evde geçen zaman. Bırakabileceğim kimse yok ve tabiki bu haftaki yoga derslerime gidemedim. “Ziyanı yok, böyle olması gerekiyordu, vardır bir sebebi” dedim ve bıraktım. Ruhsal çalışmalarda genelde böyle olur çünkü. Önce temizlenirsiniz bir güzel sonra iyileşme başlar. Hastalıklar da ruhsal temizlik olarak kabul edilir.

Bir hafta ateşli yattıktan sonra kuzum bugün ayağa kalktı ilk defa va oyun oynadık bütün gün. Bir şeyi fark ettim ki mutlaka bir hayali oyun kurmak gerekiyor bizimkine yoksa oyun oynamak istemiyor; mesela ben market oluyorum o müşteri ya da ben doktor o hasta, ya da ben kuaför o müşteri. En komiği de şu; Örneğin doktorculuk oynarken diyorum ki; “Doğa Hanım çok belim ağırıyor ne yapmam gerek?” . O da şöyle diyor; “Hımmm bir iğne yapmak ihtiyacım var Anne Hanım”…

 Bir de en sevdiği oyuncakları bu arabaları ve uçakları:)) Yarış yaptırdık bunlara bütün gün.

img_1678

Haftanın değerlendirmesi

Yine klasik bir cuma akşamı pisim uyudu ben kendim için ne yapsam diye düşünmekteyim. Harıl harıl okumak, 2 film izlemek, yazmak, meditasyon, nefes yapmak isteyen bir kişiyim. Ama büyük bir ihtimal 1 saat sonra falan koltukça uyuyakalacağım. Sonra Serdar gecenin bir körü gelecek yorgunluktan bitmiş bir şekilde. Uykumun arasında kapağı ne yaptınız diye soracağım, sonra bir sohbet ve benim uyku gitmiş. Tabiki Serdar kaçıncı rüyada o sırada.
Bazen düşünüyorum da ben de aynı tempoda çalışmaya devam ediyor olsaydım halimiz dumandı. Hoş böyle maddi manevi çok mu rahatız? Hayır ama seviyoruz biz bu halimizi. İyi ki bu kararı almışız ve iyi ki evden çalışıyorum. Çok yorucu ama olsun ben mutlu, çocuğum mutlu, içim rahat.

Güzel bir haftaydı…pisimi bıraktım kendi haline. Krizler de kendiliğinden çözüldü. Böylece, bir defa daha gördüm ki anne ne kadar rahat olursa çocuk da o kadar rahat oluyor. Bu karşı konulmaz bir gerçek. Tabiki her kriz sizin istediğiniz gibi çözülmüyor, ya da birden bire sizin istediğiniz herşeyi yapmaya başlamıyorlar. Sadece sizin bakış açınız ve olaylara yaklaşımınız değişince, onların da tepkileri değişiyor, daha yumuşuyor, sakinliyorlar. Farkı çok çabuk farkediyorlar. Antenleri çok açık bunların, bildiğiniz gibi değil!
İşte size birkaç örnek;

Uyku öncesi zıplama krizi
-Zıplamak mı istiyorsun kızım gel zıpla istediğin kadar, ama sadece en yanındayken zıpla olur mu yoksa çok kötü düşebilirsin
-aaaa tabiki anne evet

Evden çıkarken
-Doğaaaa hadi çıkıyoruz evden
-…..
-Eeee o zaman ben gidiyorum hoşçakal
-Dur ben de gelicemmm
-Hava çok soğuk şu kırmızı atkımı takıyım
-aaa ben de atkı isterimm

Sabah kahvaltı krizi
-hadi gel kızım omletin hazır
-İstemem ben omlet
-Peki cornflakes ye o zaman
-aaa tabiki evet
(geçen haftadan beri yumurtayı redediyor, bu sabah yedi kendiliğinden)

Baba krizi
-Babam gelene kadar puzzle yapalım mı anne
-Baban geç gelecek kızım toplantısı varmış
-Arayalım mı anne babamı
Baba aranır konuşulur ve sonra ikna olur.

Banyo krizi
-Temizim ben ama anne
-Ama terledin Doğa bugün çok, bak rahatlayacaksın yıkanınca
-Saçımı yıkama anne tamam mı lüffennn (ağlama krizinde)
-tamam bir bakalım saçına gir sen bir şu küvete önce, al şu kovalarını, suluğunu, kurbağanı
-aaaa evet
(önce biraz suyla oyun, vücudu yıkanır ve en son saçında basar çığlığı)

Şimdi benimle aynı kriz durumlarından muzdarip sevgili 2-2,5 yaş anneleri, ben anladım ki kararlı olup, sakin kalabiliyorsanız çözüm kolay oluyor. Ama sinirlenirseniz kriz bitmek bilmiyor. Sanmayın ki ben sinirlenmiyorum artık yok öyle birşey tabiii, an oluyor ki camdan atasım geliyor ama biliyor musunuz asıl şimdi alışıyorum sanırım anneliğe ve yeni yeni bu kadar çok seviyorum anne olmayı. İçimdeki bütün duyguları seviyorum.

Uzun bir gün

Haftaiçi nadir olan aile kahvaltımız sonrası Serdar’ı Berlin’e uğurladık sabah. “Baba sen bizim uçağa bin olur mu?” diye gönderdi babasını. Bütün uçaklar bizim uçak haberiniz olsun. Daha sonra Küçük Einstein’lar ve Mickey Mouse izlendi Disney Channel’da. Biraz oyun oynandı ve alışverişe çıkıldı. Pet Shop’ta balıklara bakıldı yarım saat kadar. Yolda taş, yaprak, küçük top dediği renkli çiçek tohumlarından toplandı. Bu arada çikolata, çubuk kraker, fırından eline tutuşturulan galeta afiyetle yendi.

Eve dönüş ve oyun arkadaşı Özgür iş başında. Oyun, boyama, puzzle, hamur, suluboya, parmak boyası, yine oyun, oyun….arada fasülye ayıkladık pişirdik…ve banyo…şimdi oturdu (fotoda görüldüğü üzere) her yerine tokaları takmış Barney cd’sini izliyor. Bu bandanasını da her banyodan sonra takmak istiyor. Özgür ölüyor yorgunluktan ama şu haline bakıp eriyor.

Veee merakla uyuyacağı saati bekliyor hatta saatleri sayıyor uyusa da kahvesini koysa, röportajını yazsa biran önce dergiye yetiştirse diye…