Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Annelik’ kategorisi arşivi

3 olay, 3 kız çocuğu

Apartmanımızda bir kız çocuğu var Doğa ile aynı saatlerde servise biniyor ve de iniyor. Bir bakıcısı vardı onu servisten karşılayan, evlere şenlik. İlk gördüğümde “yanlış görüyorum sanırım bu kadar da olamaz” dedim. Ama Eylül ayından bu yana her gün ama her gün dua ettim bu çocuğun bakıcısı değişsin diye. Aynen şöyle bir manzara düşünün; Bakıcı bayan servisten inen çocuğu alıyor, kendisi önden yürüyor, çocuk arkadan. Çocuğa bir güler yüz, merhaba hiçbir şey yok. O içi neşe dolu kız çocuğu başı öne eğik yürüyor bakıcının arkasıdan. Hiç konuşmuyorlar, sıfır göz kontağı, sıfır iletişim. Sadece bir gün çekiştirerek elinden tuttuğunu gördüm, “annenler gelecek çabuk” diyordu çocuğa. Aylardır iç sıkıntısı bu konu bana. Annesini babasını tanımam, hangi dairede oturuyorlar onu bile bilmiyorum, napsam da nasıl söylesem, yoksa hiç karışmasam mı derken geçen hafta bir baktım yeni bakıcı gelmiş. Nasıl güleryüzlü, nasıl şeker bir kadın anlatamam. Tutamadım tabii ben kendimi sordum kadına önceki bakıcı noldu diye. Sevgilisi varmış onun yanına gitmiş kadın. Yeni bakıcı, kız çocuğunu servisten karşılarken sarılıyor, elini tutuyor asansöre binene kadar, kıkır kıkır gülüşüyorlar, çocuk öyle mutlu ki artık. Ve ben de tabii… Yine de gözüm kadında sürekli, en ufacık bir kaba davranışını görsem çocuğa karşı yine bıdıbıdı yemeye başlayacağım kendimi. Ama bu kadın çok içten, zaten servisleri beklerken ayak üstü sohbetimizde öğrendim ki anne imiş, iyice içim rahatladı. Çocukla bağ kurmak için tek şey yetiyor işte; SEVGİ… başka hiçbir şeye gerek yok.
Bakıcı konusundaki bütün yargılarımı tekrar gözden geçirmemi sağladı bu olay. Her ne kadar halen çocuğun belli bir yaşa kadar birebir anne ile olması gerektiğini düşünsem de iyi bir bakıcının çocuğu gerçekten mutlu edebileceğini gördüm. Kısacık bir servisten karşılama karesinin bile insanlar hakkında neler anlattığını gördüm ve de bir çocuğu mutlu edebilmenin ne kadar önemli olduğunu.
Geçenlerde Kahve Dünyası’ndayım. Yanımdaki iki masadaki çocuklar biranda birbirlerine koşup sarıldılar. Meğer eski okullarından arkadaşlarmış. Biri annesiyle gelmiş oraya, diğeride annesi ve annesinin arkadaşları ile. Arkadaşları ile gelen anne kızını diğer masaya götürerek aynen şöyle dedi; “Ay biz yan tarafa mantıcıya geçicez de arkadaşlarla biraz sizin yanınızda durabilir mi? Şimdi hiç çocuk yok arkadaşlarda bu da arıza çıkarsın istemiyorum”.
“Bu” diye adlandırılan kız çocuğu kendisinin neden arızalı olarak nitelendirildiğini bilmeden kalıverdi diğer masada. 5 dk. sonra arkadaşı ile kahkahalar atmaya başlamıştı bile ama içi gülüyor muydu bilemedim.
Yine başka bir gün Mado’dayım. Yanımdaki masaya bir anne geldi pusetle birlikte. Çocuğun pusetinin üzerindeki yağmur koruma zımbırtısı kapalı oturuyor öylece. Aklı çıkıyor çocuk uyanacak diye. “Haklı kadın çok bunalmış” dedim. Bİr süre sonra bir arkadaşı geldi kadının başladılar sohbete. Tam o sırada çocuk uyanmaz mı? Kadının ilk tepkisi tabii “neden uyandın annem sen şimdi amannnn” oldu. Ve ısrarla çocuğu pusetinden almadı. Çocuk ağlamaya devam etti uzunca bir süre, bu arada üzerine polar ve palto var terden patlamak üzere pusetin içinde. En sonunda kadın çocuğun yüzüne bakarak arkadaşına şöyle dedi; “Valla birincisinde çok üstüne düştüm. Ama bunda hiç yapmicam. Ne yaparsa yapsın uyku saatinde uyandı, uyusun yine napiyim”. Çocuk ağlamaya devam, kadın sohbete devam. Böyle kaç dakika geçti bilmiyorum, kadın en sonunda çocuğu aldı tabii kucağına. Arkadaşı uyardı en sonunda dayanamayıp, “şu polarını falan çıkarsana bari” diye. kadın çocuğu soydu ve çocuk sonunda gülümsedi. Ve ben de…
Anne olmak dünyanın en zor işi. Hepimiz bunalıyoruz zaman zaman ama herşeye rağmen çocukların önünde kullandığımız dile dikkat etmeliyiz. Tavırlarımız kadar kullandığımız dil de onların minicik beyinlerinde kaydediliyor. Herhalde birinin size “BU” diye hitap etmesini hiç istemezsiniz değil mi? Eee o halde neden size yapılmasını istemediğiniz şeyleri siz çocuklarınıza neden yapıyorsunuz? Boyları küçük diye onları her şekilde küçük görüyorsanız hele çok yanılıyorsunuz, gün gelir o küçük gördüğünüz çocuğunuz size kimsenin öğretmeyeceği bir şey öğretir. Yeter ki siz öğrenmek isteyin…

Doğa-Pamuk-ben

Doğa henüz uyudu… Pamuk sinek kovalıyor… Serdar sıkıcı bir iş yemeğinde… Bense günün yorgunluğunun ardından ne yapacağımı şaşırmış halde duruyorum öyle. Tatil modundan zaten halen çıkamamışım aklım beş karış havada. Otel odasının askısında neredeyse Doğa ve benim bütün elbiselerimizi unutmam yetmiyormuş gibi alyansımı kaybettim bugün. Neyse ki onu da annemlerde unutmuşum. Bir unutkanlıktır gidiyor bakalım hayırlısı.

Pamuk biz tatildeyken bunalıma girmiş. Öyle ki benim çalışma odamdaki, ki onun tuvaleti ve maması da aynı odada, perdeyi sökmüş yere indirmiş.  Annemler 2 günde bir gelip kontrol etmesine rağmen oldukça sıkkındı döndüğümüz gün. Söylenip durdu bize:) Zaten bizim de kalbimiz acıdı tatilde hep ondaydı aklımız. Hele ben sanki bir çocuğumu burada bırakmışım gibi berbat bir hisle tanıştım. Deli gibi fotolarına baktık hep telefonumdan. Çünkü Doğa kedi gördüğü an başlıyordu mızıklamaya “Pamuk’u özledim” diyerekten. En çok ona kavuşacağız diye sevindik tatilden dönüşümüze. Geldiğimizden beri kucağımızdan inmiyor, pek özleşmişiz.

Doğa ip cambazı olmakta kararlı. Veteriner cambaz yani pardon. Cambaz olduğunda gökyüzüne daha yakın olabileceğini ve uzaylı dostlarıyla daha rahat konuşacağını söylüyor. Bugünlerde yine gündemimizde hep onlar var, canım uzaylılar, seviyoruz sizi:)

Bu gece uyuturken, “anne sen benim için oyuncaklarım kadar önemlisin” dedi. Yedim sonra ben de onu. Kaşıma, sevme, masaj üçlüsünü yaptık ve uyudu. Böyle olsak bizler de birbirimize. Yalansız, yargısız, açıkça söylesek neyse ne. Seviyorum çocukları, herşeyleriyle…

Hayatta sevdiklerinle geçirdiğin an’lardan daha değerli birşey yok sanırım. Ama çocuk anne için sevgiden de öte birşey… Hem çok senden bir parça hem de aslında hiç senin olmayan, olamayacak bir parça. İç yolculuğunun da en güzel aynası…

 

Ebeveynlik üzerine…

Ebeveyn olmak, hayata farklı bir bakış açısı geliştirmenizi sağlıyor. Kimi zaman olabildiğince korumacı olurken kimi zaman da alabildiğine özgürlükçü oluveriyorsunuz. Aradaki dengeyi kurabilmek çoğu zaman çok kolay olamıyor. Geçenlerde çocuklarımızla olan bağımız konusunda yoga hocam Dada Ac. Hiranmayananda Avt. ile sohbet ederken şöyle dedi; “Neden endişe ediyorsun ki, onlar zaten evrenin çocukları? Her ne kadar özgür bırakacaksın ama bir o kadar da disiplinli olacaksın. Sen elinden gelen her türlü fedakarlığı yapacaksın ama sonra özgür bırakacaksın”. Aslında hocam burada yoganın da temeli olan bir ahlaktan bahsetti. Yani hayatın her alanında denge kurabilmek! Fedakarlık yapmak ama şikayet etmeden, sevmek ama bağlanmadan, sevdiklerine bağımlı olmadan. Her anlamda son derece özgür büyütülmüş biri olarak bunun önemini çok iyi biliyorum aslında. En vurucu nokta da, özgürlüğün bedende değil ruhta, kalpte başladığını. Buna rağmen anne oluşumun ilk yılında ciddi sorgulamıştım kızıma olan bağımlılık duygumu. İçinizde büyüttüğünüz bir canlıyı sahiplenip, sarmalayıp “o benim” diyebilmek öyle şişiriyor ve besliyor ki egonuzu. Bir süre egonuz havalarda geziniyorsunuz dünyanın en büyük mucizesine sahip olduğunuz ve onu siz yarattığınız için. Ama ne zaman konuşmaya başlıyor, size ayna tutuyor işte o zaman siz de ayaklarınızı yere basıyor ve farkına varıyorsunuz ki ebeveyn olmuşsunuz, bir “insan” büyütüyorsunuz. Korkularınızı onda görüyor, sevinçlerinizi onda yaşıyorsunuz. Birbirinizin yansıması oluyorsunuz. Ne verirseniz onu alıyorsunuz.

Dada bir de çok önemli bir şey daha söyledi sohbetimiz sırasında; “Çocuklara bir şey öğretmeye çalışmayın, sadece örnek olun yeter”. Bunu duyduğum anda tabii sigara içen ebeveynler geldi aklıma. Bir yandan tüttürürken, bir yandan da “evladım sigara sağlığa çok zararlı”diyen. Ya da çocuğuna kola içirmeyen ama kendi yemeğe kolasız oturmayan. Yargılama amaçlı söylemiyorum bunları, sadece bu köşenin de adı “ayna” olduğu üzere kendimizi biraz olsun analiz edelim istiyorum. Kaldı ki eşim de kısa bir süre öncesine kadar kolasız oturmazdı yemeğe, sonra birden bırakma kadarı aldı kolayı. Bunu duyduğu gün kızımız sarılıp tebrik etti kendisini. Hayat da dümdüz bir çizgiden oluşmuyor tabii, inişleri çıkışları olduğu gibi hepimizin de farklı faklı bakış açıları var. Sigara konusunda çok tepkiliydim bir süre öncesine kadar özellikle çocukların yanında içilmesine. Fakat kızım bu tepkimi öyle içselleştirmiş olmalı ki dışarıda elinde sigara gören her insana “sen sigaranın zararlı olduğunu bilmiyor musun ki içiyorsun” gibi söylenmeye başladı. Tabii bu hoşuma gitmedi ve sonunda ona herkesin hayatta kendi seçimleri olduğunu ve sevdiklerimizi seçimlerine göre yargılamamamız gerektiğini ve buna bizim karışamayacağımızı anlattım. Tabii burada en büyük ders kendimeydi aslında.

Bütün bunları düşünüp, gözlemlerime devam ederken, geçtiğimiz hafta kızımın okulunun düzenlediği seminerde konuşmacı olan İstanbul Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Tamer Ergin de taşları yerine oturttu. Bilgi sahibi olmak ile bilinç sahibi olmanın farklı olduğu konusuna değinen Ergin de, çocuklarımıza bir şeyler öğretebilmenin en iyi yolunun onlara rol model olmaktan geçtiğini, eğitimsel ve yaşamsal deneyimlerimizin bir bütün olması gerektiğini söyledi.

Ergin’in bilgisayar konusunda verdiği çok önemli bir bilgi var ki onu da paylaşmam gerekiyor. Almanya’da yapılan bir araştırmada, günde 8 saat bilgisayarda şiddet oyunu oynayan bir ergen ile, uyuşturucu alan bir insanın vücudundaki kan düzeylerinin aynı olduğu saptanmış. Teknoloji her ne kadar hayatımızı kolaylaştırsa da çocuklarımızı ondan verimli faydalanma noktasına getirebilmek ciddi disiplin ve özen istiyor. Bu konuda kesinlikle ipleri çocuğun eline bırakmadan ebeveynlerin kontrollü ve disiplinli olması gerekiyor. Ergin’in verdiği bilgilere göre, yine yapılan araştırmalar sonucunda görülüyor ki; kontrollü olarak günde 1 saat bilgisayarda strateji oyunu oynayan bir ergen, bilgisayarda oyun oynamayan arkadaşlarına göre yüzde 50 daha yüksek performans gösteriyor.

Hem çok seveceğiz, hem özgür bırakacağız ama bir yandan disiplinli olacak, bir yandan da örnek olacağız. Çok da kolay görünmüyor evet farkındayım. Hatta çocuk sahibi olmak isteyen bir çifti anında uzaklaştırabilir bu tanımlama. Ama bana göre annelik, bir kadının kendini tanıma sürecinde yaşadığı en değerli deneyimdir ve koşulsuz sevgiyi hücrelerinde hissedebilmenin tek yoludur. Ebeveynlikte de asıl olan sevgidir her zaman, her kapıyı açan, her an’ı onurlandıran.

*İnfomag Şubat sayısı köşe yazım.

Pisinin günlüğünden

26 Şubat 2006 – Kadın olmanın bu kadar büyüleyici, özel birşey olduğunu daha önce hiç hissetmemiştim. Kadın olduğum için kendimle hiç bu kadar gurur duymamıştım. Öyle bir güç veriyorsun ki bana attığın her tekme, karnımdaki her pıt pıt edişin hayata yeni bir direniş kazandırırken, bir yandan da kabullenmemi sağlıyor herşeyi olduğu gibi… İşimi sevmediğimi, bu işi sadece başka sorumluluklardan, kendim olmaktan kaçtığım için yaptığımı, cesaretsizliğimi, korkaklığımı kabulleniyorum. Artık tek dileğim seninle doyasıya vakit geçirmek. Belki de ruhumun özgür olduğu bir iş yaparsam sen de daha mutlu olacaksın. Seninle ben de hayata yeni başlayacağım aslında. Kendimi bilerek ve isteyerek bu akıntıya bırakmak ve beni götüreceği yeri izlemek istiyorum. Tıpkı babanı tanıdığımdan beri yaptığım gibi…”

“8 Mart 2007 – Her ayın son haftası deliriyorsun sanki. Uyku düzenin değişiyor. Hareketlerin, bakışların bile değişiyor. Ve mutlaka yeni bir hece ya da kelime söylüyorsun. Bu hafta 10. ayın son haftası. 2 ay sonra yaşına basacaksın ve ben halen anneliğe alışamadım. Kendimi hep yetersiz, nedense biraz suçlu, biraz da agresif hissediyorum. Büyüyor olman benim de büyümemi sağlamakla birlikte diğer yandan bir korku bulutu dolaşıyor üzerimde. Sanki sen büyüdükçe daha da çok yetersiz kalacakmışım gibi. Bu nedenle sürekli okuyorum. İlerili günlerimize bomba gibi hazırlanıyorum canım kızım…”

“16 Eylül 2007 – Bugün ikimizin hayatında da bir dönüm noktası. Sen 16 aydır en yakın dostun olan memmilerine (böyle diyorsun) veda ettin. Ben de kısıtlanmış özgürlüğümü geri kazandım ama bir yandan kalbim acıyor; En önemli bağımız yani seni göğsümden besleyişim sona erdi. Hem komik hem de üzücüydü halin. Bütün evde ‘memmiii’ diye ağlayarak volta attın ve sonra halının ortasına yatıp uyuyakaldın. Deli gibi ağlamak, gözyaşlarım bitene kadar ağlamak istiyorum bu eşsiz paylaşımımız sona erdiği için. Tanrıya şükür ki bu zevki tattık. Seni bu kadar uzun besleyebildim…”

Bunlar Doğa daha karnımdayken tutmaya başladığım Winnie The Pooh’lu minik günlüğümden. Hayatımızı düşüncelerimizin oluşturduğunun, kendimizle yüzleşmenin en iyi yollarından birinin yazmak olduğunun ve duygumuz her ne olursa olsun onu olduğu gibi kabullenip içine girmemiz gerektiğinin bir göstergesi. Zaman zaman bu günlükten alıntılara devam edeceğim.

Not: Fotoda pisi 2 yaşında.

Hep diyecek birşeyi var!

“Anne, düşündüm de, bir daha seni kızdırmamaya karar verdim” dedi bana bu akşam uyuturken…

“Bak bu benim kafatasım. Kafatasımın içinde beynim var. Ama bazen beynim kafatasımdan dışarı fırlıyor. İşte o zaman deliriyorum ben biraz” demiş anneme cumartesi oyun oynarlarken…

“Bana öyle bağırma. Bu şekilde bağırmandan hiç hoşlanmıyorum” dedi bana sesimi yükselttiğim, sabrımın tükendiği bir anda…

Sabır sınıyor resmen cumartesi gününden beri. Tam “bak sakinledi bu çocuk artık” demişken yuttum laflarımı geri, yutkundum indirdim mideme. Dursunlar orada bir süre. Ben kabul ediyim artık değişken, hareketli, şakacı, konuşmayı çok seven, fazlasıyla kararlı bir kızım olduğunu. Bu kadar kararlı olması güzel gibi görünüyor olabilir ama çoğu zaman çok zorluyor bizi. O tercihini yapıyor ve bize de saygı duymak düşüyor. Hele bir eleştirelim ya da tercihini değiştirmeye çalışalım. İmkansız! Hele bir köreltelim. Yok öyle birşey! Sanırsın 14 yaşında ergen var karşında. Nasıl bir direnmek.

Bu fotoyu Serdar çekti cumartesi akşamı biz pisiyle salata malzemelerimizi yıkarken. Örneğin salatayı neredeyse 2 yaşından beri birlikte yapıyoruz. Ya insan biraz olsun marul, salatalık yemez mi? Yok tık yok! Bir ara kırmızı biber kemiriyordu şimdi onu da bıraktı.

Bunu da ben çektim. İkisi Gormiti izlerken… gerçi Serdar hafiften uyukluyor ama napsın izlemek zorunda çünkü gece uyuturken anlattırıyor bir de. Anlatmazsan git öğren diyor falan. Çok merak ediyorum Gormiti izleyen kızı olan var mı hiç? Kendini Jessica sanan bizimki gibi?

Annem dedi ki cumartesi gecenin bir yarısı telefonda; “Senin ergenliğinde çok yorulmuştum ve demiştim ki inşallah senin de başına aynen senin gibisi gelir. Ama bu seni de geçer söyliyim”. Annem ki 30 küsur yıllık ilkokul öğretmeni, sabır taşı insan, o da böyle dedi ya ben ne diyim artık… Şiştim diyorum size.

1 aydır çeşitli nedenlerden ara verdiğim yogaya dönüyorum yarın. Beni ancak orası paklar…