Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






“26 Şubat 2006 – Kadın olmanın bu kadar büyüleyici, özel birşey olduğunu daha önce hiç hissetmemiştim. Kadın olduğum için kendimle hiç bu kadar gurur duymamıştım. Öyle bir güç veriyorsun ki bana attığın her tekme, karnımdaki her pıt pıt edişin hayata yeni bir direniş kazandırırken, bir yandan da kabullenmemi sağlıyor herşeyi olduğu gibi… İşimi sevmediğimi, bu işi sadece başka sorumluluklardan, kendim olmaktan kaçtığım için yaptığımı, cesaretsizliğimi, korkaklığımı kabulleniyorum. Artık tek dileğim seninle doyasıya vakit geçirmek. Belki de ruhumun özgür olduğu bir iş yaparsam sen de daha mutlu olacaksın. Seninle ben de hayata yeni başlayacağım aslında. Kendimi bilerek ve isteyerek bu akıntıya bırakmak ve beni götüreceği yeri izlemek istiyorum. Tıpkı babanı tanıdığımdan beri yaptığım gibi…”
“8 Mart 2007 – Her ayın son haftası deliriyorsun sanki. Uyku düzenin değişiyor. Hareketlerin, bakışların bile değişiyor. Ve mutlaka yeni bir hece ya da kelime söylüyorsun. Bu hafta 10. ayın son haftası. 2 ay sonra yaşına basacaksın ve ben halen anneliğe alışamadım. Kendimi hep yetersiz, nedense biraz suçlu, biraz da agresif hissediyorum. Büyüyor olman benim de büyümemi sağlamakla birlikte diğer yandan bir korku bulutu dolaşıyor üzerimde. Sanki sen büyüdükçe daha da çok yetersiz kalacakmışım gibi. Bu nedenle sürekli okuyorum. İlerili günlerimize bomba gibi hazırlanıyorum canım kızım…”
“16 Eylül 2007 – Bugün ikimizin hayatında da bir dönüm noktası. Sen 16 aydır en yakın dostun olan memmilerine (böyle diyorsun) veda ettin. Ben de kısıtlanmış özgürlüğümü geri kazandım ama bir yandan kalbim acıyor; En önemli bağımız yani seni göğsümden besleyişim sona erdi. Hem komik hem de üzücüydü halin. Bütün evde ‘memmiii’ diye ağlayarak volta attın ve sonra halının ortasına yatıp uyuyakaldın. Deli gibi ağlamak, gözyaşlarım bitene kadar ağlamak istiyorum bu eşsiz paylaşımımız sona erdiği için. Tanrıya şükür ki bu zevki tattık. Seni bu kadar uzun besleyebildim…”
Bunlar Doğa daha karnımdayken tutmaya başladığım Winnie The Pooh’lu minik günlüğümden. Hayatımızı düşüncelerimizin oluşturduğunun, kendimizle yüzleşmenin en iyi yollarından birinin yazmak olduğunun ve duygumuz her ne olursa olsun onu olduğu gibi kabullenip içine girmemiz gerektiğinin bir göstergesi. Zaman zaman bu günlükten alıntılara devam edeceğim.
Not: Fotoda pisi 2 yaşında.

“Anne, düşündüm de, bir daha seni kızdırmamaya karar verdim” dedi bana bu akşam uyuturken…
“Bak bu benim kafatasım. Kafatasımın içinde beynim var. Ama bazen beynim kafatasımdan dışarı fırlıyor. İşte o zaman deliriyorum ben biraz” demiş anneme cumartesi oyun oynarlarken…
“Bana öyle bağırma. Bu şekilde bağırmandan hiç hoşlanmıyorum” dedi bana sesimi yükselttiğim, sabrımın tükendiği bir anda…
Sabır sınıyor resmen cumartesi gününden beri. Tam “bak sakinledi bu çocuk artık” demişken yuttum laflarımı geri, yutkundum indirdim mideme. Dursunlar orada bir süre. Ben kabul ediyim artık değişken, hareketli, şakacı, konuşmayı çok seven, fazlasıyla kararlı bir kızım olduğunu. Bu kadar kararlı olması güzel gibi görünüyor olabilir ama çoğu zaman çok zorluyor bizi. O tercihini yapıyor ve bize de saygı duymak düşüyor. Hele bir eleştirelim ya da tercihini değiştirmeye çalışalım. İmkansız! Hele bir köreltelim. Yok öyle birşey! Sanırsın 14 yaşında ergen var karşında. Nasıl bir direnmek.
Bu fotoyu Serdar çekti cumartesi akşamı biz pisiyle salata malzemelerimizi yıkarken. Örneğin salatayı neredeyse 2 yaşından beri birlikte yapıyoruz. Ya insan biraz olsun marul, salatalık yemez mi? Yok tık yok! Bir ara kırmızı biber kemiriyordu şimdi onu da bıraktı.
Bunu da ben çektim. İkisi Gormiti izlerken… gerçi Serdar hafiften uyukluyor ama napsın izlemek zorunda çünkü gece uyuturken anlattırıyor bir de. Anlatmazsan git öğren diyor falan. Çok merak ediyorum Gormiti izleyen kızı olan var mı hiç? Kendini Jessica sanan bizimki gibi?
Annem dedi ki cumartesi gecenin bir yarısı telefonda; “Senin ergenliğinde çok yorulmuştum ve demiştim ki inşallah senin de başına aynen senin gibisi gelir. Ama bu seni de geçer söyliyim”. Annem ki 30 küsur yıllık ilkokul öğretmeni, sabır taşı insan, o da böyle dedi ya ben ne diyim artık… Şiştim diyorum size.
1 aydır çeşitli nedenlerden ara verdiğim yogaya dönüyorum yarın. Beni ancak orası paklar…

Birçoğunuz merak ettiniz değil mi şu aşağıdaki “İçimdekiler” başlıklı postun yorumlarının bazıları nereye gitti diye? Birkaç kişi sordu bana ama eminim ki halen sorgulayanlar vardır yorumları neden sildiğimi. Birçok eleştiriler oldu daha önce de yazılarıma ama hiç bu kadar hakaret derecesine varan yorumlar olmamıştı. Gerçekten direkt olarak acıtma amaçlı yapıldıysa da evet amacına ulaştı ama sadece anlık oldu bu acılar. Açılımları ise çok daha farklı oldu bende, içimde. Gelin anlatayım…
“Sen çok kötü bir annesin ve bunu duymaktan da rahatsız oluyorsun” diye yorum yazdı bana. Ayrıca benim son derece şiddet ve öfke dolu olduğumu, yazdıklarımın da birkaç satır önemsiz şeyler olduğunu, kendimi önemli bir yazar falan mı sandığımı yazdı. O kadar fazla içini döktü, öylesine saldırdı ki sonunda kendi ortamımda baktım ki bana hakaret ediliyor sildim bütün yorumları. Ve bundan sonra bu kişi bu siteye yorum yazamayacak. Okumaya devam etmek istiyormuş ya o ayrı…
“İyi anne”, “kötü anne” ne demektir? Günlerdir bunu düşünüyorum. Ben insanları iyi-kötü olarak ayıramaz, tanımlayamazken, beni hiç tanımayan biri bana nasıl “kötü anne” der bunu anlayamıyorum. Fakat bildiğim birşey var ki, bir konuda bu kadar direnç ve özellikle de saldırı gösteriyorsan gerçek anlamda kendine ayna tutuyorsun demektir. Yani sen kendinle konuşuyorsun aslında benimle konuşurken…
Kaldı ki, çocuğunu cami avlusuna bırakan kadına bile “kötü anne” diyemem ben. Kimbilir neden bırakmıştır, hangi koşullarda, aklı yerinde midir, değil midir? Annelik öyle kişiye özel birşey ki her çocuk farklı şekilde büyütüyor annesini. Evet aslında onlar büyütüyor bizi tam tersi. Sabırlı olmayı ve koşulsuz sevmeyi öğretiyorlar. Bizler farklılıkları kabul edemez, birbirimizi olduğumuz gibi sevemezken onlara nasıl öğretebiliriz hayattaki farklı renkleri. Neymiş efendim çocuktan sıkılmışım da, ondan önceki yaşamımı özlüyormuşum da, zorla yemek yedirmeye çalışıyormuşum da. Evet olabilir! Bunların hepsi mümkündür. Çocuktan önceki yaşamımı da gayet özlüyor olabilirim. Eeee zaman zaman çocuktan sıkılıyor da olabilirim. Zorla yemek yedirmeye de çalışabilirim. Bunlar beni sadece insan yapar “kötü anne” değil. Bu hisleri hiç yaşamadım diyen varsa çok da inandırıcı gelmez bana üzgünüm.
Burada amacım hayatı toz pembe göstermek, sizleri hayaller alemine götürmek değil. Yoksa pek çok tüccar spiritüel gibi “olumlu düşünün gerisi boş” derdim. Şu seminere, bu seminere katılın, verin 1000 dolar hayatınız değişsin derdim. Ama ben özellikle içimdekileri, içimdekilerin yansımalarını, aldığım tepkileri, gösterdiğim reaksiyonları, küçük adımlarımı, çabalarımı paylaşıyorum kendimle ve sizlerle. İster birkaç satır ister birkaç sayfa olsun, kimsenin de onaylamasını beklemiyorum. Sesli düşünür gibi yazıyorum çoğu zaman. Sorguluyorum yeni tanıdıklarımı, öğrendiklerimi ve hepsini eğrisiyle, doğrusuyla yazıyorum burada. Ve inanın bana hiçbir seminer ya da terapi ile değişmiyor hayatınız siz bilgileri tamamen hayatınızın içine sokup uygulamadıkça, kendinize ayna tutup kendinizle barışmadıkça.
Teşekkürler yorumlarıyla beni yargılayan arkadaşa, içimdekileri paylaşmakla ne iyi etmişim bir defa daha anladım. Bundan sonra daha da zevkle, bolca paylaşımlarda bulunacağım bu konuda. Ama şiddet mi dersiniz, öfke mi dersiniz bilemem orasını bekleyin ve görün…

Mükemmel anne, ebeveyn olabilme çabalarımızı bir kenara bırakıp, kendimizi olduğumuz gibi sevip, kabul ederek, sıkıntıya düştüğümüz noktalarda bir ebeveyn koçuna danışmak çoğu zaman kurtarıcı olabiliyor.
Gerek dost sohbetlerinde gerekse de iş hayatında hepimizin yakındığı bir konu; Günümüz şartlarında çocuk yetiştirmenin ne kadar zor olduğu. Şartlar ne kadar zorlaşsa da çözümler de bir yandan önceki nesillere göre daha fazla alternatifler sunuyor bizlere. Ebeveyn koçu ya da terapist de bu çözüm alternatifleri içinde en doğru olanları. Ebeveyn ve Aile Koçu, çocuk kitapları yazarı, eğitimci, sosyolog ve araştırmacı Sedef Örsel Özçelik, çocukların hayat kalitesini yükseltmek vizyonu ile çıkmış yola. Özçelik ile ebeveyn koçuna ne durumlarda ihtiyaç olabileceğini ve günümüz koşullarında çocuklarımızla iletişim kurabilmenin kolay yollarını konuştuk.
Günümüz ebeveynlerinin genel profilini nasıl gözlemliyorsunuz?
Şehir insanında 2 tip ebeveyn var; Biri çocuğunun sevgisini kaybetmekten korkuyor. Dolayısıyla onun istediği her şeyi yapıyor. Çok fazla müsamalı. Özellikle de anne çalışıyorsa bu çok sık görülüyor. Diğer taraftan da çocuğunu korkutarak yetiştirenler var; o zaman da çocuk anne babanın sevgisini kaybetmekten korkuyor ve anne babanın her söylediğini yapıyor. Halbuki orta bir yol var onu görmek gerek. Ebeveynliği sevgi üzerinden yapın korku üzerinden değil. Korku toplumumuzda çok hakim. Yemek yedirirken, “polise veriririm” ya da “son lokmayı almazsan doktor amca sana iğne yapar” gibi. Yemesin daha iyi bu durumda. Mükemmel anne, insan diye bir şey yok. Hepimiz kendi girinti çıkıntılarımız, çukurlarımız, eksikliklerimiz, fazlalıklarımızla yaşıyoruz.
Bizim nesilde, yani 1970-1980 yılları arasında doğan kız çocuklarına, “siz büyüdüğünüz zaman iyi eğitim alıp iyi okullara giderseniz ne istiyorsanız yapabilirsiniz, erkeklerin yaptığı her şeyi yapabilirsiniz” fikri verildi. Çok güzel eğitimler aldık ve iş dünyasında atıldık. Başarılı olmak için evliliği ve anneliği olabildiğince öteledik. Sonra annelik bazen zor bazen kolay geldi ama annelik geldiğinde birden fark ettik ki hayat başka bir şeymiş. O zaman kendi rol modelimize döndük annemize baktık. Ama annemiz başka bir yerdeydi. Onun yaptıklarını yapınca da mutsuz olduk ve iki arada sıkışıp kaldık. Bizim nesilin, şu anda annelerin yaşadığı durumun bu olduğuna inanıyorum. Bu sosyolojik bir bulgu.
Bu fotoda Doğa ayak parmaklarıyla kuru dut ve badem yerken:)
Ebeveyn koçluğunu nasıl tanımlarsınız ve terapiden farkı nedir?
Çok dinamik bir ilişkidir. Hiyerarşi içermez. Koçluk yapan kişi kendini bilgi ve deneyim olarak karşısındaki kişiden üstün görmez. Kişinin konuyla ilgili hedeflerini bulup keşfetmesine destek verir. Hedefleri keşfettikten sonra gereken planı yapmasında ve o planı uygulamasında destek olur.
Koçluk terapiden farklı olarak, daha bugüne yönelik, bugünkü arzularınızı, hedeflerinizi bulmanıza yöneliktir. Aynı terapideki gibi sorular sorulur fakat tabii sadece ebeveynlerle ilgilidir. Ama terapi etkisi yaratır. Çünkü sonuçta açılırsınız ve konuşursunuz. Karşınızdaki insan sizi dinler ve hiçbir şekilde eleştirmez. İyi bir koç her zaman için kişinin kendi deneyimleri ve hayatı üzerindeki en bilgili ve en söz sahibi kişinin yine kendisi olduğuna inanır. Başka bir noktada, koçluk ilişkisinde oluşturduğumuz ilişki ile, ebeveynin çocuğu ile olan ilişkisine örnekleme yapmasını sağlarız. Aynı şekilde ebeveynin görevi de çocuğuna o destek ağını oluşturmaktır. Dolayısıyla biz bu ilişkiyi oluştururken sessiz ve sözsüz bir şekilde modelleme yapmasını sağlarız.
Günümüzün ebeveynleri neden ve hangi durumlarda bir koça ihtiyaç duyar? Sosyolojik anlamda bakarsak, içinde yaşadığımız dünyada hangi koşullar bizleri bu tarz hizmetler almaya yöneltiyor?
Koçluk hizmeti ihtiyaç olduğunda alınmalı. Dünyanın en zor işi çocuk yetiştirmek. Anne babalarımız için hayat çok daha kolaydı çünkü anneanneler, babaanneler, komşu Ayşe Teyzeler, halalar gibi geniş bir sosyal ağları vardı. Şimdi anne babanın işi çok zor çünkü çocuk yetiştirmek sadece anne baba gibi 2 kişinin değil koca bir kabilenin işi. Bugün ebeveynler bu soysal ağdan uzaklaşmış bir durumda, çok daha hızlı devinen bir hayat temposunun içerisindeler. Çocukların bütün ihtiyaçları eskiden çok daha kolay karşılanıyordu, şimdi o kadar kolay karşılanmıyor. Bunlar sadece fiziksel değil; Sevgi, ilgi, emek, inanç, oyun, aile, sosyalleşmeden bahsediyoruz. Bütün bu ihtiyaçları ebeveynler tek başına yüklenmeye kalktıklarında çeşitli zamanlarda psikolojik çöküşler yaşayabiliyorlar. Bu nedenle şimdinin çocukları bizim çocukluğumuzdan farklı. Günümüz koşullarında, soluksuz kaldığı zamanlarda ebeveynin danışacağı birine ihtiyaç var. Bu mutlaka terapi olmak zorunda değil. Terapi uzun süreçlidir. Koçluk ilişkisi anlıktır. Örneğin çocuğun yemek problemi, sosyalleşme güçlüğü, okula gitmek istememe gibi problemleri bir ebeveyn koçun yardımıyla çözümlenebiliyor.
Ailelere verdiğiniz Connection Parenting – Çocuklarla Elele seminerlerinizden bahseder misiniz? Temel olarak ebeveynlerin bu seminer sonrası ne gibi kazanımları oluyor?
Yedi haftalık bir workshop. Kurucusu Pam Leo. 35 yıllık tecrübesi var çocuklar konusunda. İlk kızı doğduğunda, “niye çocuklar büyüyünce bazıları Gandhi oluyor, bazıları Hitler oluyor” diye sormuş kendine. Buradan yola çıkarak da okumaya başlamış. Kendisi de eğitim almış ve ayrıca evinde çocuk bakmış. Sonra zaman içinde biriktirdiği deneyim ve bilgilerini kullanarak böyle bir method geliştirmiş. 7 hafta sürüyor çünkü birtakım şeyleri fark edip, anlamamız, önce zihnimizde yerleştirip sonra bir şekilde onu hayatımızın içine sokabilmemiz için zaman ve deneyim gerekli. Seminerde birçok konuya değiniyoruz. Aslında ebeveyn bir nevi içsel yolculuk da yaşıyor. Kendiyle ilgili birtakım şeyleri fark ediyor. Kendi ebeveyn modellerini fark ediyor. Neleri niye yaptığını anlamaya başlıyor. Saygı konusunda ne düşündüğünü ve çocuğuna bunu nasıl verebileceğini anlıyor. Çocuğunun içindeki üzüntü kabının ne olduğunu fark ediyor. Sevgi kabının var olduğunu öğreniyor, bu kabı nasıl dolduracağını konuşuyoruz. Bu methodu alıp da çalışan bir insanın hayatının değişmemesine imkan yok çünkü sadece çocuğuyla değil eşiyle ve iş arkadaşlarıyla olan ilişkisinde de faklılıklar yaşamaya başlıyor. Semineri alanların hepsi hayatlarının farklı yerlerinde bunu kullanmaya başlıyorlar. Pam benim inandığım, yaptığını uyguladığım birçok şeyi çok güzel bir şekilde açıklamış methodta. Bu nedenle benim bunu üzerime giyip sunmam çok kolay oldu. Pam bu methodu sadece kendisinin örettiği insanlara eğitmenlik izni veriyor. Şu anda kendisi hasta ve 1 yıldır da eğitim veremiyor. Umarım iyileşir ve eğitim verebilecek kişiler çoğalır.
Bilgi için; www.cocukluyuzbiz.com ya da sedef@cocukluyuzbiz.com
Doğru iletişim için 4 temel öneri;
1.Çocuğunuzla herhangi bir konuda sıkıntı yaşadığınızda yere oturup iletişim kurun. Diz çökmeyin, yere oturun.
2.Günde en az bir öğünü muhakkak birlikte, evde, sofrada oturarak, televizyon kapalı iken yiyin.
3.Çocuğunuzla günde minimum 10 dakika yüksek kaliteli zaman geçirin.
4.Çocuğunuzla ilgili herhangi bir konuda karar vermiyorsanız durun ve bekleyin.
Kaliteli zaman nedir?
Örneğin çocuğunuzu alıp parka götürdüğünüzde siz bankta oturur kitabınızı okursunuz, çocuğunuz da oynar. Ama bu durum çocuğunuzla aranızdaki bağı kuvvetlendirmez, sizi yakınlaştırmaz. Halbuki bir top alıp birlikte parkta oynarsanız aranızdaki bağı güçlendirmeye başlarsınız.Yüksek kaliteli zaman budur. Top atmak, karşılıklı yuvarlamak bile önemli. O top atıp geri gelirken çocuk ayrılmayı, ayrıldıktan sonra tekrar kavuşmayı, giden varlığın tekrar kaybolmadığını, tekrar geri geldiğinin sessiz sözsüz anlatımını öğreniyor. Burada birçok mesaj var; Ben seninle oynuyorum, sana vakit ayırıyorum, seni seviyorum mesajları. Çocuklar sürekli bazı oyunları tekrar oynarlar. Çünkü tekrar ve devamlılık hali onların beynine bazı şeylerin yerleşmesini sağlıyor. Oyun çocuğun terapisidir. Çok önemli bir besindir.
Önceleri astrot olmak istiyordu. Bugünlerde veteriner olmaya karar verdi. Yanlış anlamayın bu veteriner kıyafeti. Doktor kostümü diye hemşire kostümü almışım yanlışlıkla. Neyse veteriner kostümü olduğuna ikna ettik.:) En severek oynadığımız oyunlar bunlar bizim; Astronot olup elimizde torba aya gidip taş toplamak ve veteriner olup bütün oyuncak hayvanları muayene etmek.
Bu röportajım İnfomag Aralık sayısında yayınlandı. Aslında dergide tabiki de Sedef’in çok hoş fotoları var ama burada biraz gülün diye pisi fotoları ekledim:)

“Bugün çok güzel bir gün geçirdim anne” ve “Sen benim en iyi annemsin” dedi uyumadan hemen önce. Kaç annesi var bilemedim:) Tabii ben o cümleyi “Şu dünyada en çok seni seviyorum” demek istiyor şeklinde üzerime alıp egomu şişirip patlattım bir güzel:) Anneliğin en güzel yanı çocukla yaşanılan aşk! Gerisi hikaye.
İstanbul’un kurtuluşunu süper kutladık biz bugün. Yuvanın tatil olmasından dolayı pisiye aitti bütün günüm. Geç uyanıp, yayılarak geç kahvaltı edip, öğle yemeğimizi de kavanoza koyup parkta aldık soluğu. Scooter’ımızı da almayı unutmadık tabii. Saatlerce oynadı, zıpladı, bütün kaydıraklara artık tersten koşarak çıkabildiğini görerek kendiyle gurur duydu. Parkın ardından anneanneyle buluşma ve bir de kitapçı ziyaretinden sonra hayli yorgunduk eve döndüğümüzde. Tam da TV zamanı geldi demiştik ki televizyonumuz bozuldu, ekran karardı birden. Eee napalım Özgür full mesai devam, suluboya, puzzle, hamur, kitap okuma, bıdı bıdı derken yemek saatinde pilim bitmişti. Neyse ama bu güneşli tatil gününün hakkını verdik!
Pisinin yuvaya tam gün başlayışı büyük bir boşluğa düşürdü beni. Neyse ki atlattım bu hafta itibariyle daha yeni ve iyiyim. Dün itibariyle yogaya da başladım tekrar kısa bir aranın ardından. 2010 korksun benden ne diyim:) Bomba röportajlar, yazılar, fikirler gelsin çok…
