Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Alıntı’ kategorisi arşivi

Gözler

“Karşılaştığınız olayları nasıl yorumlarsanız yorumlayın, olayları yorumlayışınıza, anlayabileceğinizden daha geniş olan olayları anlama tarzınız olarak bakın. Bu sizin dünya görüşünüzdür. Dünya görüşünüzü aydınlatmak için kendinizin ve başkalarının acılarını deneyimlemek için kendinize izin verin; kendi dünya görüşünüzün illa ki dünyanın işleyiş tarzı olmayabileceği olsaılığını da dikkate alın. Dolayısıyla, sizin için en rahat, sağlıklı olan dünya görüşünü seçebilir ve onunla deneyler yapabilirsiniz. Bu fırsat sadece dünya görüşünüzü tanımlamanızı sağlamakla kalmaz, onu bulduğunuzda, sizin de üstündeki etkisini incelemenizi de sağlar. Dünya görüşünüz, dünya için ne düşündüğünüz değil, dünya için gerçekten ne hissettiğinizle ilgilidir. Bir düşünce gibi kolayca değişmez. Dünya görüşünüz sizi rahat, değerli, sevgi dolu mu yapıyor, yoksa size tehlike, önemsizlik, yalnızlık hissini mi veriyor? Size umut mu veriyor, yoksa çaresizlik mi? Yaşamınızı keşfetmek size güven hissi mi veriyor yoksa sizi korkutuyor mu? Sınırsız yaratıcılığınızı besliyor, yoksa sizi belirli yönlere mi itiyor? Bu soruların doğru ya da yanlış cevapları yoktur fakat her cevap, siz kendi dünya görüşünüzün açıkça “doğru” ve diğer tüm dünya görüşlerinin hayal ürünü olduğuna (her dünya görüşü, o görüşü taşıyan kişiye böyle görünür) ikna olmuş olsanız bile, dünya görüşünüzü koruyup, korumak istemediğinizi görmenize yardımcı olabilir. Dünyayı daha farklı görmeyi düşünmekten korkuyorsanız, bu da sizin dünya görüşünüzün önemli bir parçasıdır. Dünyayı farklı görmeyi denemekle başlayın işe; bunu yapmayı seçerseniz, kendi görüşünüzün yalnızca kendi görüşünüz olduğunu ve bunu seçenin kendiniz olduğunu görme olasılığına açık olacaksınız.”

Yukarıdaki satırlar, Ruh ve Madde Dergisi Mayıs sayısından “Ruhsal Büyümenin 13 Yolu” başlıklı yazıdan alıntı. Orijinalini Gary Zukav yazmış.

Gözlerim mikrop kaptı, 2 gündür şişti, kaşınıyor, kanlandı. Bu sabah Doğa’yı okula bıraktan sonra eve geldim. Bir yandan bu gözlerle bilgisayarda işlerimi halletmeye çalışırken, 3 saatte bir göz damlalarım, malum ev işleri, çamaşır, yemek…vs., diğer yandan da Louise Hay’den şu olumlamayı söyleyip nefes çalıştım ve meditasyon yaptım; “Herşeyi sevgi ve sevinçle görüyorum. Görmekten hoşlanacağım bir hayatı yaratıyorum”.

Tam ayaklarımı uzatıp dinlenceye çekildiğim bir anda Ruh ve Madde Dergisi’ni aldım elime bu yazıyı okudum. Benim gibi bugünlerde gözleri rahatsız olanlara gitsin bu yazı…

Kişisel gelişim üzerine…

“Senelerdir verilen onlarca seminer, yayınlanan yüzlerce kitap ve bu eğitimlere katılan binlerce insan var. Madem ki bu iş birkaç saatlik seminerlerle, birkaç haftalık eğitim programlarıyla, birkaç kitap okumakla bu kadar kolay oluyor da neden halen bu etkinlikler aracılığıyla toplumsal bir patlama yaşamadık? Neden halen gelişimini tamamlayamayan bireyler toplumun her kesiminde var? Neden bu anlatılanların etkisi birkaç saat ile bir hafta arasında ortadan kalkıyor? Neden sadece kişisel gelişimciler gelişiyor da diğerleri gelişemiyor?

Kişisel gelişim adı altında ve herkese aynı şartlar altında sunulan bu hizmet, tek tip ve bedendeki elbisenin herkese olmasına benzer. Bu ne kadar mümükünse kişisel gelişim masalı da o kadar mümkünmür.”

Yukardaki satırlar Popüler Psikiyatri Dergisi’nin son sayısında yer alan “Modern Çağın Masalı: Kişisel Gelişim” başlıklı yazıdan.

Evet hepimiz görüyoruz ki kişisel gelişim ciddi bir pazar haline geldi. Google’dan arama yaptığınızda kişisel gelişim adına milyonlarca kayıda ulaşabiliyoruz. “Farkındalık” kelimesi gündelik sohbetlerimizde, her yeni çıkan 10 kitap içerisinde mutlaka 3-4 kişisel gelişim kitabı var. Etrafımızda bir dolu yaşam koçu… Hemen hemen her spor salonunda yoga dersi, her güzellik salonunda da meditasyon var, ya da en azından cilt bakımı sırasında okyanus sesleri dinliyoruz. Açık söylemek gerekirse pazarlanması çok kolay bir alan. Binlerce yıllık öğretiler çok kolayca pazarlama aracı haline getirilebiliyor ve böylece kişisel gelişim alanında inandırıcılık gün be gün azalıyor. Bu konularda yazdığım için gerek dergi de gerek de burada, sık sık haber önerileri, röportaj teklifleri gelir bana. Fakat bu konuda çok seçici olduğumu bilir beni tanıyanlar. Belli kriterlerim vardır; Öncelikle kişinin uyguladığı öğretiyi inceler, araştırırım, derinliğine bakarım. Röportaj sırasında da sorularımla kişinin özüne inmeye çalışırım. Beklediğim yanıtları alamazsam, benim için haber değeri yoksa ya da okuyuculara değer katacak bilgiler vermiyorsa yazmam.

Popüler Psikiyatri Dergisi’nde yer alan yazı hoşuma gitti. Psikolog Volkan Kumaş kaleme almış. Sorgulayış tarzını, ortaya koyduğu fikirleri beğendim. Fakat tek bir noktada takılı kaldım; Madem kişisel gelişim masalı tek tip bedenler yaratıyorsa, anti depresanların yarattığı tek tip insanlara ne demeli? “Sen bunun altından kalkamazsın bence destek almalısın” diyerek çatır çatır anti depresan yazan, insanların duygularını bastırıp, üzerini örtüp yalancı mutluluklar yaşamalarını sağlayan doktorlara ne demeli? Biz insanlar, kendimizle yüzleşmekten korkuyoruz bence, hep sığınacak bir liman arıyoruz. Ne zaman ki korkularımızı fark ediyoruz kaçmaya başlıyoruz neresi olursa. Doktora gitmeyin demiyorum ama her nasıl kişisel gelişiminin içindeki her uygulamayı sorgulayıp, kendimize en uygun olanı bulana kadar araştırmamız gerekyorsa, her depresif hissettiğinizde de anti depresanlara sarılmamamız gerek. Kendinize sarılın bunun yerine…

Konuyla ilgili Elvan Demirkan’ın kitabından bir alıntı yapmak istiyorum;

“Yogada yapılan hareketler ve nefesin koordinasyonu kaslardaki gerginliği azaltırken, kalp atışı yavaşlıyor, kan basıncı düşüyor. Vücudunuza, zihninize bir saat için bile olsa gerekli özeni gösterdiğinizi hissediyorsunuz. Kişisel gelişimde başlangıç budur zaten;vücut, nefes ve düşünce arasındaki dengeyi fark etmek. Ondan sonrası herkesin kendine ait yolculuğudur. Yani bu duyguyu hayatınızın diğer yönlerine ne kadar taşıyabildiğiniz… Yıllarca Hindistan’a ve dünyanın başka ücra köşelerine gidip gurulardan dersler alarak, binlerce yıllık öğretiler hakkında epey bilgi sahibi olabilirsiniz. Enerji bedenlerini keşfetme, olumsuz karmalardan uzaklaşma, çakraları açılması, inisiyasyon gibi çoğu kişinin bağ kuramadığı hatta ürkütücü bulduğu terimleri günlük hayatınızda kullanabilirsiniz.  Ama bu bilgiyi, kendi bakış açınızı genişletmek ve farklı düşündüğünüz kişilerle empati kurabilmek için kullanmıyorsanız, hiçbir işe yaramaz. Yoga ve meditasyonla ilgilenen birçok kişi ‘spiritüel maddiyatçılığı’ yaşıyor. Yani ‘farkında yaşıyorum’ edalarıyla sadece egolarını törpülüyorlar. Salt bu konulara ilgi göstermek sizi ‘spiritüel’ yapmaz, bilginin sizi değiştirmesine izin vermelisiniz… Doğu öğretilerinin ‘kendini bul’ derken kastettikleri, geçmişinizin getirdiği sınırlarla sıkışıp kalmamanız… Düşünce şeklinizi, davranış alışkanlıklarınızı tarafsız olarak fark etmeniz…”

İçimdekilere tercüman olmuş Elvan Demirkan. Uzun bir süre önce okumuştum bu kitabı ama dergideki yazıyı okuduktan sonra bu kitap aklıma geldi ve baktım bu bölümlerin altını çizip işaretlemişim. Yani her gün yoga, meditasyon yapıp, sonra da arkaşlarınızla kahve muhabbeti yaparken falancanın da kocasının dedikodusunu yapmakla olunmuyor işte spiritüel. Ya da bir arkadaşınızın cep telefonunuzdan sizi aradığını görüp de açmayıp, sonra tekrar aradığında beyaz bir yalan uydurmakla da olmuyor. Ne oluyor işte o zaman o seminerler, öğretiler bir hafta ya da en fazla bir ay etkisini sürdürüyor sonra rafa kalkıyor.

Önce kendimize dürüst olup,  kendimizi sevip, bir de basit yaşayarak mutluluğun tadına varabilirsek değmeyin keyfimize o zaman. Ne yapacağız? Kısa yoldan belli vaatler veren, derinliği olmayan öğretilerden, uygulamalardan uzak duracağız. Kendimizi tanımak öyle bir haftada, bir ayda olacak birşey değildir. Emek, özen ister. Uzun soluklu, her adımında birşeyler öğreneceğimiz sonsuz, sınırsız bir deneyimdir.

Astrolojiden bir yorum…

“Hala astrolojiyi basit falcılık uygulamalarından biri zannediyor, uygarlaştığımızı zannederek gerçek bilgiden uzaklaşıyoruz. Bu arada Güney Afrika’da belli bir dönem birlikte kalma fırsatı bulduğum Zulular çok yakın bir zaman içinde Kuzey uygarlığının ve beyaz adamın yaptıklarını fazlası ile ödeyeceğini, büyük depremler yaşayacağımızı ve Güneş’in, Ay’ın ve rüzgarın yarattığınız çürümüşlük, sevgisizlik ve tabiattaki hayvanlara saygısızlıktan dolayı hızla yok olacağını söylemişlerdi.

Mayalar, Dogonlar, Zulular, Hopiler, Pawneeler hep aynısını söyleyedursun, tüm dinsel ve mitolojik hikayeler uygarlığımızın sapkınlığından bahsetsin ve biz hala para piyasaları ile, kaynakları tüketmekle, yılan derisinden yapılan estetik topuklu ayakkabıları sergilemekle, tilkileri, çinçilaları katletmekle, beslenmemiz dışında gerekmediği halde kendi egolarımızı tatmin eden avcılık denen tuhaf bir spor ile övünmekte gurur duyarız. Devam edin, devam edelim.

Yıllık yorumlarımı okuyanlar, bu yılın çok ağır depremler ve çeşitli sıkıntılar içinde geçececeğini söylediğimi bilir. 26 Şubat 2011’den sonra Ortadoğu ve Avrupa bölgesinde de Sirius ve Canopus takımyıldızının gösterdiği şekilde felaketler başlayacaktır.

26 Şubat 2011’den 2017 yılının aralığına kadar bu iki takımyıldızın enlem ve boylam izdüşümü, astrolojik teknikler ile Dogon ve Zulu kabilesinden ve Hopilerden öğrendiğimiz bilgilerinde eş zamanlılığı ile, Ortadoğu’dan tüm Türkiye’yi kat edecek bir şekilde ilerleyecek ve tüm Avrupa’yı içine alacak bir 7 yıl göstermektedir. Biz kuzeyin cahillleri , güneyin bilgelerinin bu kehanetini hep birlikte göreceğiz.”

Uzman Astrolog Oğuzhan Ceyhan, bilgi birikimine güvendiğim bir isim. Yazının tamamı burada.

İlginç rakamlar

En büyük yoga dersi; Vivekanand Kendra öncülüğünde 19 Kasım 2005’te Hindistan, Gwalior’da gerçekleştirilen bir etkinlikte 362 ülkeden toplam 29 bin 973 öğrenci aynı anda 18 dakika boyunca Suryanamaskar (Güneşe Selam) adı verilen yoga hareketini yaptı.

En yaygın tüketici ürünü; Dünyada çöp poşeti üretimi trilyonları buluyor. Bu da çöp  poşetini en yaygın tüketici  ürünü haline getiriyor. Sadece Amerika’da tüketiciler yılda 100 milyar çöp poşeti kullanıyor. Çöp poşetleri petrolden yapıldığı için bu sayı, yıllık 12 milyon varil petrole denk düşüyor.

Çöplerde en çok yer kaplayan atık; Dünya Tabii Kaynaklar Enstitüsü’ne göre, dünya çapında en fazla hızla büyüyen atık yıllık 20-50 milyon tonla elektronik atıklar. Sadece Amerika’da, yılda 14-20 milyon bilgisayar atılıyor.

BM Çevre Raporu’na göre, denizlerdeki çöpün yüzde 50’sini çöp poşetleri oluşturuyor. 2,5 km2’lik alana 46 bin adet çöp poşeti düşüyor. Blue Ocean Denizleri Koruma Örgütü’nün tahminlerine göre, her yıl 1 milyon kuş ve 100 bin deniz hayvanı bu poşetler yüzünden ölüyor.

En fazla siber suç mahkumiyeti; Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre internette gezinme yasalarına karşı geldiği için en fazla insanı hapse gönderen ülke, 13 Mart 2009 itibariyle 69 mahkum ile Çin’dir.

24 saatte en çok ziyaret edilen kişisel blog; Japon TV sunucusu Yusuke Kamiji’nin kişisel webblogu 12 Nisan 2008’de 230 bin 755 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Kaynak; Guinness World Records 2010

Doğum ve ölüm aynı şey

ölüm“Doğum da ölüm de enerji ayarlamaları. Tıpkı enerji regülatörleri  gibi işlev görüyor. Bir dünyadan diğerine geçişi sağlıyor. Doğum ve ölüm kelimeleri ortadan kalksa iyi olur. İki durum için de yaratıcılık kelimesi rahatlıkla kullanılabilir. Doğum ve ölüm yaratıcılık anlarıdır. Zirve yaratıcılık anları.

Kişi “cehennem”, “yargı günü”, “lanetlenme”  yi nihai realitede olmadığı halde deneyimlemek zorunda değil. Ama kendisi bu deneyimi seçiyor. Hiçbir inanç sisteminin sana dikte ettiklerini takip etmek ve kabul etmek zorunda değilsin. Hiçbir kişinin öğretilerini beniimsemek zorunda değilsin. Bilinçli kararla kendi gerçeğini aramayı seçebilirsin; Kendi gerçeğini yaratmak için. Zaten sürekli kendi gerçeğini yaratıyorsun. Neye inanıyorsan onu yaratıyorsun”

Neale Donald Walsch – Tanrı ile Sohbet 4

Dün akşam bitirdim kitabı. Yine güzel ve özel eş zamanlılıklar yaşadım okurken. Ama şu an öyle bir ruh halindeyim, “ben bir ölüp geliyorum” demek geliyor içimden. Yani öylesine  güzel anlatıyor ölümü. Neyse, şaka bir yana ölüme yakın diyebileceğimiz hali ancak meditasyonla deneyimleyebiliyoruz. Yani kendimizi Öz ile bir ve tamamlanmış hissetmek duygusu. Bu duyguyu meditasyonlarınızda anlık bile yaşıyorsanız keyfini çıkarın.

Peki fotoğrafın yazı ile ne ilgisi var diye sorarsanız ben de bilmiyorum. Tesadüfen burada buldum. Bir yandan başkaldırı, diğer taraftan da ruhsal anlamda bir teslimiyet duygusu çağrıştırdı bende.