Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Acısını aşmak isteyen bir adam, kendsine yardım etmesi için Budist tapınağındaki bir ustaya gider. Adam ustaya sorar: “Usta, eğer günde dört saat meditasyon yaparsam yüksek bilince ulaşmam ne kadar sürer?”. Usta adama bakar ve yanıt verir: “Eğer günde dört saat meditasyon yaparsan belki on yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.”
Bundan daha iyi yapabileceğini düşünen adam yine sorar: “Oh usta peki günde sekiz saat meditasyon yaparsam yüksek bilince ulaşmam ne kadar zaman alır?” Usta adama bakar ve yanıt verir: “Eğer günde sekiz saat meditasyon yaparsan, belki yirmi yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.” Adam şaşırır ve sorar: “Ama daha çok meditasyon yaptığımda neden daha uzun zaman alır?”
Usta tebessüm eder: “Sen bu dünyaya hazzı ve yaşamı feda etmek için gelmedin. Yaşamak, mutlu olmak ve sevmek için buradasın. Eğer iki saatlik bir meditasyonda yapabileceğinin en iyisini yapabildiğin halde, sekiz saat meditasyon yapmaya kalkarsan yorgun düşersin, amacından saparsın ve yaşamdan haz almazsın. Yapabildiğinin en iyisini yap. O zaman meditasyonun süresinin değil, yaşamanın, sevmenin ve mutlu olmanın önemli olduğunu anlarsın.”
“Daima en iyisini yaptığınızda, dönüşümün ustası olacaksınız. Uygulama, kişiyi ustalaştırır. En iyisini yaparak usta olursunuz.
Öğrendiğiniz herşeyi tekrar ederek öğrendiniz. Yazmayı, araba kullanmayı hatta yürümeyi tekrarlayarak öğrendiniz. Konuştuğunuz dili tekrar ederek öğrendiniz. Aksiyon ve tekrar farkı yaratır.
Bireysel özgürlük arayışında, kendinizi sevme arayışında yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda aradığınız şeyi bulmak bir an meselesidir. Bu arayış, hayal kurmakla ya da saatlerce meditasyon yaparak, rüya görerek olmaz.
Ayağa kalkın ve insan olun. Kadın ya da erkek olmanın onurunu hissedin ve cinsiyetinize saygı duyun. Bedeninize saygı duyun, bedeninizden haz alın, bedeninizi sevin, besleyin, temizleyin ve iyileştirin. Egzersiz yapın ve bedeninizin kendisini iyi hissetmesini sağlayın. Bu, siz ve Tanrı arasında bir iletişimdir.
Meryem’e, İsa’ya, Buda’ya tapınmanıza ihtiyacınız yok. Eğer bu idollere tapınmak size kendinizi iyi hissettiriyorsa yapn, ama içinizden gelmiyorsa suçluluk duymayın. Kendi bedeniniz Tanrının bir ifadesidir. Bedeninize saygı gösterdğinizde herşeyin değiştiğini göreceksiniz. ”
Kaynak: Dört Anlaşma-Toltek Bilgelik Kitabı / Don Miguel Ruiz
Not: Kitabı okurken işaretlemişim bu bölümlerini. Paylaşmak istedim.
Foto buradan

İnsan vücudunun olağan işleyişi, biyolojik saatler ile yönetiliyor. Biyolojik saatlerin bir kısmı esnek kabul edilebilen sistemler, ancak bir kısmı oldukça kesin bir kontrol içerisinde yürüyor. Bu kontrollerden bazıları gezegenlerin döngülerine, bazıları ise tamamen moleküler döngülere bağımlı.
Beynimizin ve vücudumuzun en karmaşık işlevlerinde bile büyük bir düzen içerisinde işleyen tüm bu zamanlama mekanizmaları, bilim adamlarının yaşlanmaya yönelik araştırmalarında da geniş ve ayrıntılı bir bakış açısı sunuyor. Parkinson hastalığı, kanser, mevsimsel depresyon ve ilgi noksanlığı sendromu gibi birçok hastalık, biyolojik saatlerdeki düzensizlikler ile ilişkilendirilmiş durumda.
Bu zaman dilimlerinin fizyolojisi ise henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. Ancak nörologlar (sinir bilimciler ) ve diğer araştırmacılar, insanın ‘zamana yönelik ‘ sorularının çoğuna artık cevap verebiliyorlar. Örneğin neden zamanın akıp gitmesini istediğimiz anda, sanki zaman sonsuza dek durmuş gibi hissediyoruz? Veya tam tersine, eğlendiğimiz vakitlerde neden zaman çabucak geçiveriyor? Zaman dilimlerinin saniyelerden saatlere kadar bölünmesi, bir kronometre gibi işleyen beyindeki iç saat tarafından düzenleniyor. Bu sayede de ‘bize doğru atılan bir topun ne kadar sonra bize ulaşabileceği’ gibi basit zamanlama hesaplarını yapabiliyoruz.
Beyindeki önemli merkezlerden olan bazal gangliyonların ‘Striatum’ adı verilen bölgesi, beyinde binlerce nöronun tek bir nöron üzerinde birleştiği ender yerlerden biri ve beynin tüm zamanlama mekanizmalarından da buranın sorumlu olduğu düşünülüyor.
Tüm canlılarda, gün boyunca belirli biyolojik parametreleri düzenleyen ve genellikle 24 saatlik ritimler halinde işleyen, belirli iç saatler bulunuyor. Vücut saatimizi, dünyanın kendi çevresindeki dönme hareketi nedeniyle ortaya çıkan aydınlık-karanlık döngüsüne göre ayarlayan biyolojik saat ise ‘Sirkadiyan Saat’ olarak biliniyor.
Sirkadiyan saatin kendini en güzel gösterdiği durum ise, günlük uyku-uyanıklık ritmimiz. Ancak tek etkisi uyku saatlerimiz üzerinde değil. Günün 24 saati boyunca, vücudumuzda bir sürü fizyolojik ve metabolik değişiklik görülüyor. Örneğin gece boyunca bağırsak hareketleri ve idrar üretimi baskılanıp sabah saatlerinde normale dönüyor.
Ancak sirkadiyan ritimler, çevresel etkenlere tam bir bağımlılık göstermiyor. Uzun süre güneş ışığından mahrum kalan madencilerle yapılan deneyler sonucunda, güneş ışığı olmadığında bile sirkadiyan ritimlerin aynı şekilde devam edebildiği ortaya çoktan konuldu.
Bilim ve Teknik Dergisi
S:418 Eylül 2002

Hiç kimse bir ada değildir.
Ne de bütünüyle kendisi,
Her insan kıtanın bir parçasıdır,
Gövdenin bir bölümü;
Bir toprak parçası deniz tarafından alıp götürülse,
Avrupa azalır.
Tıpkı haritadaki burun gibi,
Tıpkı senin veya bir arkadaşının sahip olduğu mülk gibi;
Bir insanın ölümü de beni azaltır,
Çünkü ben insanlığın kendisinde içeriğim,
Öyleyse asla haber gönderip sordurma
Çanlar kimin için çalıyor diye;
Onlar senin için çalıyor.
JOHN DONNE, 1624
(Mustafa Güresti çevirisi)
demiş yazan ne güzel söylemiş….mümkün müdür ki bir çiçeği ezmek, gökteki bir yıldızı rahatsız etmeden?… bizden gayrısı yok dışarıda… dışarısı zannettiğin de zaten içeride… yargıladığımız da biziz… eleştirip, beğenmediğimiz de… sevdiğimiz, hoşgördüğümüz, bağrımıza bastığımız da…
BIRAKMA zamanı artık… diğerleri zannettiğimiz KENDİMİZE olan öfkemizi, acımasızlığımızı, yargıçlığımızı, kızgınlığımızı… affetmeye olan direncimizi ve kindarlığı…..
YENİ bizin sevgiyle doğmasına şahitlik edelim…
Eskiyi bırak ki, yeni gelsin… eskiyle getirdiğin ağırlıkları bırak ki, ruhun coşsun, yükselsin…
YENİ SEN..YENİ BAŞLANGIÇLAR… YENİ BİR ŞANS.. YENİ HAYAT…
Belki de ben ve diğerleri diyen o AYIRIMCI taraf, hala dur otur diyor..boşver diyor… biz boyle iyiyiz diyor… bozma keyfimizi diyor…
SEN ONA RAĞMEN kulak ver evrenin çanlarına…
ÇANLAR BİZİM ÇALIYOR… BİRLİK İÇİN… BİR OLMAK İÇİN…

Güneşin battığı yerden doğması konusunu düşündünüz mü hiç? Bildiğiniz gibi kıyamet senaryolarından biridir ama burada anlatılmak istenen aslında kıymetli Ergün Arıkdal’ın açıkladığı gibi ; “Dünyanın alt üst olması değil, insanın kendisinin alt üst olması demektir. Ve uykunun tersi uyanıklıktır. Dünyanın alt üst olması denince, illa ki, mağma tabakasını volkanlardan dışarıya fırlaması akla gelmemelidir.Bu, küçük kıyamet sahibi olarak insanın alt üst olması demektir. En iyi alt üst oluş, nefsani halden vicdani, ahlaki, makul vicdana geçiştir. Yani mevcut olan bütün eksik hallerin, mükemmel, olgun, yetkin hale geçmesi, siyahın beyaza dönüşmesidir. Güneşin battığı yerden doğması budur. Güneşin battığı yerden doğuşu, bir devrin, bir devrenin bitişi anlamında geliyor.” Kıymetli hoca muhteşem yorumlamış. Yolu ışıkla dolsun. Kendisinin makalelerinden bir ufak bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istedim.
Bu akşam güneş tutulması var biliyorsunuz. Bugünlerde düzenli “Güneşe Selam – Surya Namaskara” yapmanızı öneririm. Duruşları ayrıntılı olarak buradan görebilirsiniz.

“Karşılaştığınız olayları nasıl yorumlarsanız yorumlayın, olayları yorumlayışınıza, anlayabileceğinizden daha geniş olan olayları anlama tarzınız olarak bakın. Bu sizin dünya görüşünüzdür. Dünya görüşünüzü aydınlatmak için kendinizin ve başkalarının acılarını deneyimlemek için kendinize izin verin; kendi dünya görüşünüzün illa ki dünyanın işleyiş tarzı olmayabileceği olsaılığını da dikkate alın. Dolayısıyla, sizin için en rahat, sağlıklı olan dünya görüşünü seçebilir ve onunla deneyler yapabilirsiniz. Bu fırsat sadece dünya görüşünüzü tanımlamanızı sağlamakla kalmaz, onu bulduğunuzda, sizin de üstündeki etkisini incelemenizi de sağlar. Dünya görüşünüz, dünya için ne düşündüğünüz değil, dünya için gerçekten ne hissettiğinizle ilgilidir. Bir düşünce gibi kolayca değişmez. Dünya görüşünüz sizi rahat, değerli, sevgi dolu mu yapıyor, yoksa size tehlike, önemsizlik, yalnızlık hissini mi veriyor? Size umut mu veriyor, yoksa çaresizlik mi? Yaşamınızı keşfetmek size güven hissi mi veriyor yoksa sizi korkutuyor mu? Sınırsız yaratıcılığınızı besliyor, yoksa sizi belirli yönlere mi itiyor? Bu soruların doğru ya da yanlış cevapları yoktur fakat her cevap, siz kendi dünya görüşünüzün açıkça “doğru” ve diğer tüm dünya görüşlerinin hayal ürünü olduğuna (her dünya görüşü, o görüşü taşıyan kişiye böyle görünür) ikna olmuş olsanız bile, dünya görüşünüzü koruyup, korumak istemediğinizi görmenize yardımcı olabilir. Dünyayı daha farklı görmeyi düşünmekten korkuyorsanız, bu da sizin dünya görüşünüzün önemli bir parçasıdır. Dünyayı farklı görmeyi denemekle başlayın işe; bunu yapmayı seçerseniz, kendi görüşünüzün yalnızca kendi görüşünüz olduğunu ve bunu seçenin kendiniz olduğunu görme olasılığına açık olacaksınız.”
Yukarıdaki satırlar, Ruh ve Madde Dergisi Mayıs sayısından “Ruhsal Büyümenin 13 Yolu” başlıklı yazıdan alıntı. Orijinalini Gary Zukav yazmış.
Gözlerim mikrop kaptı, 2 gündür şişti, kaşınıyor, kanlandı. Bu sabah Doğa’yı okula bıraktan sonra eve geldim. Bir yandan bu gözlerle bilgisayarda işlerimi halletmeye çalışırken, 3 saatte bir göz damlalarım, malum ev işleri, çamaşır, yemek…vs., diğer yandan da Louise Hay’den şu olumlamayı söyleyip nefes çalıştım ve meditasyon yaptım; “Herşeyi sevgi ve sevinçle görüyorum. Görmekten hoşlanacağım bir hayatı yaratıyorum”.
Tam ayaklarımı uzatıp dinlenceye çekildiğim bir anda Ruh ve Madde Dergisi’ni aldım elime bu yazıyı okudum. Benim gibi bugünlerde gözleri rahatsız olanlara gitsin bu yazı…
