Zaman hem daralıyor hem de hızlanıyor gibi hissediyorum bu aralar. Çünkü derslerin ardı arkası kesilmiyor. Çifter çifter geliyorlar. Her defasında görüyorum ki olanı olduğu gibi kabul edip, olmasına izin vermek en huzur veren şey oluyor. Öfkelenmek, direnmek ya da mevcut durumu değiştirmeye çabalamak ise sadece enerjimizi düşürmekle kalıyor. Sanki bir dairenin üzerinde yürüyoruz, çabalıyoruz ama geldiğimiz nokta sürekli aynı; Başladığımız yer!

Ne yaparsak yapalım başladığımız noktaya geri dönüyoruz direndiğimizde. Bizi silkeleyecek, içimize döndürecek, baştan sona yenileyecek bir deneyim oluşuyor mutlaka birde bire bu direnmelerimiz ve çırpınmalarımız içinde. Aynı daire içinde dönerken bizi çözümsüz bırakan bu deneyimler sürecinde onay alma ihtiyacımız doğuyor. Sürekli başkalarına anlatıyoruz başımızdan geçenleri, düşündüklerimizi, duygularımızı. Oysa ki yolumuz için gerekli onay kendimizden başka kimden gelebilir? En iyi kim bilebilir çözümü bizden başka?

En ufacık bir işaret gördüğümüzde ya da bilinçaltımızda bbir katman olsun derinlere indiğimizde, farkındalıklar başlıyor ve o üzerinde yürüdüğümüz daire açılmaya başlıyor. Biz teslim olmanın keyfine vardıkça da daire dümdüz bir çizgiye dönüşüyor. Sonu ve sınırı olmayan bir çizgiye… Sonsuz ve sınırsız olasıklıkların varlığını o zaman anlayabiliyoruz. Bu olasılıkların tamamen bizim istememize, seçimimize bağlı olduğunu gördüğümüzde ise yaratacının tamamen içimizde olduğunu görüyoruz.

Hepimizin bildiği gibi doğrular yani çizgiler noktalardan oluşur. Bana göre bu sonsuz doğrunun, ya da hayat çizgisi de diyebiliriz, üzerindeki her nokta “an” ları oluşturuyor. “An” da kalamadığımız zamanlarda noktayı kaybediyoruz ve diğer noktaları da oluşturamıyoruz. Sanki öyle bir his ki, “an” ı kutlayıp, her şeyiyle yaşadığımızda bir sonraki noktalar kendiliğinden akarak oluşuyor. Tıpkı suyun yolunu bulması gibi.

Peki neden her anın kontrolünü ele almaya çalışıyoruz, bu noktaları yerlerine ille de kendi ellerimizle yerleştirmeye çalışıyoruz? Neden sadece olmasnıa izin vermiyoruz? Elimizden gelenin en iyisini yapalım ve bırakalım su yerini bulsun değil mi? Bıraktıktan sonra da artık sürece müdahele etmeyelim.

Peki acılar, üzüntüler dediğinizi duyar gibiyim. Onları ne yapalım? Tepkisiz kalabilir miyiz acılarımız varken, üzgünken? Hayır, insanız nihayetinde. Duygularımızı sonuna kadar yaşayacağız, yaşamalıyız da. Bugüne kadar tanıştığım bütün gurular ve yoga öğretmenleri bu konuda acılarımızın bizim en büyük öğretmenlerimiz ve mucizelere açılan kapılar olduğunu söylediler. Onlara göre, olan herşey yani acılar da dahil, büyük bir oyunun bir parçası. Buna ben de katılıyorum ki hepimiz rolümüzü oynuyoruz bir şekilde ama farkında olarak ya da olmayarak… O halde acılarımızla büyümeyi öğrenmeliyiz öncelikle. Her deneyimi neden yaşadığımızı, neden kendimize çektiğimizi düşünelim, yanıtları içimizde bulmaya çalışalım.

Hepinize sevdiklerinizle neşeli bir bayram diliyorum dostlar…



Toplam : 4 Yorum var

    serap er Eylül 11th, 2010 at 10:21 am

    yazını bir kaç kere okudum özgür..ben hep aynı acı dolu deneyimleri yasadıgımda kendimi bir cemberin içinde döner durur hissederim.bu yazı hissettiğim durumu ve çözümünü o kadar guzel ifade etmiş ki…sana bir kez daha teşekkur ediyorum..iyi ki bu guzel blog ve guzel yazarları var:)

    Evrim Çetiner Eylül 12th, 2010 at 12:31 pm

    Her şey sindirmekte sanki..
    Her şeyi sindirmekte.. :)
    Ben de sizlere sağlıklı, neşeli bir bayram diledim!
    Sevgi sevgi sevgi..
    E.

    Özgür Turan Eylül 13th, 2010 at 1:22 am

    Sevgili Serap, çok teşekkür ediyoruz. kucaklıyoruz.

    Özgür Turan Eylül 13th, 2010 at 1:23 am

    Evrim’ciğim,
    sindire sindire gidiyoruz işte.
    öpüyorum.

Yorumunuz: