Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.






“Hala astrolojiyi basit falcılık uygulamalarından biri zannediyor, uygarlaştığımızı zannederek gerçek bilgiden uzaklaşıyoruz. Bu arada Güney Afrika’da belli bir dönem birlikte kalma fırsatı bulduğum Zulular çok yakın bir zaman içinde Kuzey uygarlığının ve beyaz adamın yaptıklarını fazlası ile ödeyeceğini, büyük depremler yaşayacağımızı ve Güneş’in, Ay’ın ve rüzgarın yarattığınız çürümüşlük, sevgisizlik ve tabiattaki hayvanlara saygısızlıktan dolayı hızla yok olacağını söylemişlerdi.
Mayalar, Dogonlar, Zulular, Hopiler, Pawneeler hep aynısını söyleyedursun, tüm dinsel ve mitolojik hikayeler uygarlığımızın sapkınlığından bahsetsin ve biz hala para piyasaları ile, kaynakları tüketmekle, yılan derisinden yapılan estetik topuklu ayakkabıları sergilemekle, tilkileri, çinçilaları katletmekle, beslenmemiz dışında gerekmediği halde kendi egolarımızı tatmin eden avcılık denen tuhaf bir spor ile övünmekte gurur duyarız. Devam edin, devam edelim.
Yıllık yorumlarımı okuyanlar, bu yılın çok ağır depremler ve çeşitli sıkıntılar içinde geçececeğini söylediğimi bilir. 26 Şubat 2011’den sonra Ortadoğu ve Avrupa bölgesinde de Sirius ve Canopus takımyıldızının gösterdiği şekilde felaketler başlayacaktır.
26 Şubat 2011’den 2017 yılının aralığına kadar bu iki takımyıldızın enlem ve boylam izdüşümü, astrolojik teknikler ile Dogon ve Zulu kabilesinden ve Hopilerden öğrendiğimiz bilgilerinde eş zamanlılığı ile, Ortadoğu’dan tüm Türkiye’yi kat edecek bir şekilde ilerleyecek ve tüm Avrupa’yı içine alacak bir 7 yıl göstermektedir. Biz kuzeyin cahillleri , güneyin bilgelerinin bu kehanetini hep birlikte göreceğiz.”
Uzman Astrolog Oğuzhan Ceyhan, bilgi birikimine güvendiğim bir isim. Yazının tamamı burada.

Dünyadan aldığımızı dünyaya geri verecek bir yaklaşım; Permakültür,
“Dünyada bugün, avlanma bölgelerinin dörtte üçü zarar gördü.
Ticareti yapılan tahılların yüzde 50’si hayvan yemi ve biyolojik yakıt için kullanılıyor.
Ekilebilir toprakların yüzde 40’ı hasar gördü.
1 milyara yakın insan açlık sınırında.
Yeryüzündeki yoksulların yarısı zengin ülkelerde yaşıyor.
2030 yılına kadar 2 gezegene daha ihtiyacımız olacak.”
Yukarıdaki çarpıcı bilgiler “Home” belgeselinden. Doğadan, dünyadan bugüne kadar neler aldığımızı açıkça gözler önüne seren bu belgeseli izlediğinizde önce koltuğunuzdan kalkamıyorsunuz bir süre. Sonra ise ciddi bir şekilde sorgulamaya başlıyorsunuz “insan” denen varlığı. Bende çevre bilinci anne olduktan daha fazla güçlendi. Keşke daha erken yaşlarda bu farkındalığı yakalayabilseymişim ama yine de geç olmadığını düşünerek konuyla ilgili mümkün olduğunca araştırıp, okumaya ve okuduklarımı, öğrendiklerimi uygulamaya geçirmeye çalışıyorum. Burada size son birkaç aydır araştırmakta olduğum bir konudan bahsetmek istiyorum; Permakültür.
İngilizce ‘permanent’ (kalıcı) ve ‘agriculture’ (tarım) kelimelerinin birleşiminden oluşan permakültür, dünyadan aldığımızı dünyaya geri verecek bir yaklaşım. Permakültür, insanları, hayvanları ve doğal hayatı eszamanlı destekleyen, sağlıklı ve bereketli yasam alanları yaratan çözümler üreten bir tasarım sistemi.
Permakültür’ün diğer bir tanımı da, “sürdürülebilir yerleşimler tasarlamak”. Bazılarına göre permakültür mimari bir yaklaşım, bazılarına göre organik tarım, bazılarına göre de bir yaşam felsefesi.
Permakültür tasarımının temel amacı; bitki, hayvan ve insanları üretim amaçlı bir araya getirerek, bakımı kolay, istikrarlı, kendi kendine yeten bir düzeni “mümkün olan en küçük alanda” oluşturmak. Kaynak kullanımına bağlı olarak çevremiz ile ilgili daha kapsamlı düşünmeyi ve buna yönelik uygulamaları içeriyor. Bunları yaparken de doğadaki örneklerden ilham alıyor. Permakültürün ana teması, ürün yetiştirilen ekolojik alanlar tasarlamak.
Pek çok kisi dünyanın mevcut durumu ile ilgili ne yapabileceğimiz konusunda ümitsizliğe kapılsa da, çoğu zaman akılcı çözümler mevcut. Permakültür, “Sorun olan şey çözüm olabilir” diyor ve bu çözümleri görünür kılıyor, hayatlarımızı, bahçelerimizi ve yasam alanlarımızı, çözülmez gözüyle baktığımız sorunlara pratik çözümler üreten sekillerde tasarlıyor.
Ekonomik sisteme tepki olarak gelişti
“Permakültür” (permaculture) kelimesi, 1970’lerde Avustralyalı Bill Mollison ve David Holmgren tarafından, endüstriyel ve tarımsal sistemler tarafından yaratılan toprak, hava ve su kirlenmesine, kaybolan bitki ve hayvan türlerine, doğal olarak yenilenemeyen kaynakları yok edici ekonomik sisteme tepki olarak geliştirildi ve eski deneyimlerden oluşan bitki, hayvan ve sosyal sistemlerin bilgisine yeni fikirlerin eklenmesiyle, “kalıcı tarım” ve “kalıcı kültür” inşa etmek anlamında kullanıldı. Bill Mollison permakültürün etik ilkelerini şöyle sıralıyor;
*Yeryüzüne özen gösterme; bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.
*İnsanlara özen gösterme; insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde varolmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.
*Nüfus ve tüketime sınır getirme; kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz. Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz.
Şehirde de yapılabiliyor
Permakültür tasarımı için mutlaka kırsal bölgelerde yaşamanız gerekmiyor. Farklı bir bakış açısı geliştirerek şehir yaşamımızı yeniden düzenleyebiliriz. Bu şekilde de sebze yetiştirebilir ya da arıcılık yapabiliriz. Örneğin şehir köyleri yapabiliriz. Permakültürün temelinde aslında yaratıcılık yatıyor. Kendinizi, hayat amacınızı birazz olsun sorgulamaya başladıktan sonra, daha az tüketip, daha az harcama yapmak noktasına mutlaka geliyorsunuz. İşte bu noktada paraya olan ihtiyacınız azalıyor ve permakültür devreye giriyor.
Enerji azaltma planı nasıl yapılmalıdır? Bir toplum, ihtiyaçlarını kendi yerelinden nasıl karsılayabilir? Dünyanın geri kalanının kaynaklarını tüketmeden örneğin İstanbul kendini nasıl sürdürülebilir kılar? İhtiyaçlarımızı yasadığımız yerlerdeki kaynaklardan karsılayabilir miyiz? Suyumuzu nasıl temizleriz? Atıklarımızı kaynağa nasıl dönüstürürüz? Bu gibi sorular sizin de kafanızı meşgul ediyorsa lütfen şu adreslere bakınız; http://www.marmaric.org , http://www.surdurulebiliryasam.wordpress.com , http://www.emanetciler.org , http://permaculture.org.au

Tüketim konusunda her geçen gün daha bir antipatikleşiyorum sanırım. Bu işten en fazla rahatsız olan kişi de Doğa. Ama o da bir gün anlayacak beni biliyorum. Her ne kadar her gördüğümüzü alamayacağımızı az çok öğrenmiş olsa da çocuk işte nihayetinde istiyor sürekli. Örneğin dün karşıda ofiste işimiz vardı karşıya geçtik, sonrasında da Mohini’ye uğrayalım dedik. Sadece şöyle bir dolanıp çıkmaktı amaç. Alttaki oyun alanına bile kapalı dedik inmedik, zira mikrop yuvası top havuzunda oynasın istemedik. Fakat oraya adım attığımız andan itibaren ruhum sıkıştı inanın. O çocukların amaçsızca etraftaki bilgisayar oyunlarıyla oynayışları, annelerin ve bakıcıların salt vakit geçirmek amaçlı halleri, dükkanlardaki saçma fiyatlar. Hele bir Disney Store açılmış, girdim neler var diye bakmak için. Biri yanıma geldi ve “Mickey televizyonlarımız indirimde hemen verelim size de” dedi ve ben son sürat attım kendimi dışarı. Midem bulandı ve o ruhumdaki sıkışıklık hissi geçmedi oradan çıkana kadar. Kumlu resimlerden yapmak istedi, izin vermedik. Çünkü her yerde var onlardan ve her gördüğünde istiyor, yapıyor. Bu defa izin vermedim işte, gıcığım ya. İstemedim o tüketim çılgınlığının içine düşmek. “Çok istiyorum ama” dedi yine yapmadık. Neyse sadece dolaştık ve o yağmurda attık kendimizi dışarı. “Bir daha gelmeyelim buraya bu son olsun” dedim. Kadıköy’e gidelim örneğin, yağmurda yürüyelim, parklara gidelim, İstiklal’e gidelim, sahile inelim denizi koklayalım, taş ve kozalak toplayalım, aile büyüklerimizi ziyaret edelim, arkadaşlarımızda buluşalım ama Mohini’ye gitmeyelim haftasonu.
Sonrasında Adem Baba’da yediğimiz balık ve salatanın tadını hiçbirşeye değişmem. Pisi yine favorisi hamsi tava ve ardından şekerpareyi götürdü:))
Arabada trafikte sıkıntıdan giyindi soyundu, çoraplar dahil çıkardı. Birara baktık benim şapkamı, Serdar’ın da atkısını takmış poz veriyordu.


Dün gece belimde, kalçamın sağ tarafında şiddetli bir ağrı ile uyuyakaldım salondaki koltukta. Birkaç gündür sinyal veriyordu zaten orası. Hatta geçenlerde kitlenip kalmış topallamıştım bir süre. Pisiyi uyuttuktan sonra bir süre reiki yaptım kendime, sonra bir ağrı kesici alıp sızdım koltukta. Kısa süre uyuyup cin gibi uyandım. Duşa attım kendimi ayılmak için. Çıktığımda tam ayılmıştım. Uzunca bir süre kendimle ilgilendikten sonra evi topladım. Bel ağrım gitmiş, yerine güzel bir enerji gelmişti. Çiçek gibi yaptım evi. Kahvaltı sofrasını bile hazırladım. Peynirleri, zeytinleri dizdim kahvaltılıklara ve yattım deliksiz uyudum bütün gece.
Sabah uyandığımda ağrım halen oradaydı. Henüz kimse uyanmamışken kısa bir reiki ve meditasyon seansı yapayım dedim. Louise Hay’den en sevdiğim olumlama ile başladım güne; “Dünyamda herşey iyi ve güzel”. Belimde ağrı halen devam. Ağrı kesici almamakta ısrarlıyım bu defa. Derken Serdar ve pisi uyandı. Ailece güzel bir kahvaltı yaptık akşamdan hazırladığım masada. Serdar hemen atıştırıp çıktı. Belimdeki ağrı ile yogaya gitsem mi gitmesem mi… hocayı arasam mı sorsam mı derken… arasam gel diyecek biliyorum. Bir gayret toparlandık çıktık evden. Pisi okula ben yogaya.
Mihri Hoca, yine şahane bir ders yaptı. Ders öncesi keyifli bir sohbet ve “Şu an herşey güzel” dedi başladık derse. Nasıl seviyorum ben bu kadını anlatamam böyle sarılıp içime sokasım var o derece yani. Dersten çıktığımda tüy gibiydim, halen öyleyim. Belim de ağrı hafif var halen. Ama düne göre daha bir açıldı sanki ağrının olduğu yer, şifalandı. Olumlamaya devam ediyorum bir yandan. Market, pazar alışverişimi yaptım. Evdeki işlerimi kolayca halettim, okumalarımı yaptım. Pisiyi alma vakti geldi.
Bugünü böyle geçirdim ya iyi ki varsın yoga ve iyi ki varsın hocam!
Bugünü neden böyle detaylı anlattım? Biliyorum ki çoğumuz çekiyoruz çeşitli yerlerimizde ağrı. İlaçlara sarılmak yerine, ağrıların ve hastalıkların altında yatan ruhsal nedenleri bulmaya çalışsak, değişmesi gereken düşünce kalıplarımızın farkına varsak, bakış açımızı değiştirsek, kendimizle içsel anlamda çalışsak demek için…
Yoga yapan bu kedi fotoğrafları beni öldürecek!
