Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya... merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.


View my FriendFeed


Tasarım ve Uygulama:

Hep böyle kalsak

Salonun ortasında yerlerde pirinçler, bir yanda çamaşır sepeti ve içinde kocaman tüylü oyuncak köpek uyumakta. Pirinçler de köpeğin yemiydi ama doydu artık karnı. Aynı köpek daha önce arka odadaki çamaşır askısının altında yaşıyordu, yuvası orasıydı. Artık salonda. Bazen çok karnı ağırıyor ya da terliyormuş koşarken:) Bu nedenle veterinere gidiyor. Veteriner bendeniz hemen bir iğne yapıveriyorum ona.  Sonra seviyoruz köpeği bolca. Çünkü onu en kolay iyileştirecek şey sevgi…

Yemek saatinde, günün özetini veriyor herkes. Arada pisi, servis altlıklarını yere serip seksek oynuyor. İki de bir yemeğin tadına bakıp “Hımmm delicious” diyor, biz çatlıyoruz orada tabii gülmekten ama çok da belli edemiyoruz. Yeni öğrenmiş bu kelimeyi dünden beri söylüyor sürekli.

Sonra başlar baba ile Gormiti ya da Starwars tiyatrosu. Cidden görülmeye değer. Mutfakta işim varken onlar yoğun tiyatro oyununda:)

Uyku vakti… Eşofman altına, pembe ince yün çorapla giyilmiş siyah pırıldak ayakkabılar çıkarılır. Başlar masal dünyası…

Çocuk olduk yine bu akşam. Özgürce oyun oynadık, hesapsızca eğlendik, coştuk, dans ettik, okuduk, yazdık, çizdik, anlattık… Hep böyle kalmak istedik.

Boğazım da nasıl bir acı bu arada, tahminlerimize göre pisiden önce Serdar’a geçen mikroplar şimdi bana uğradılar. Kulağıma vurdu ağrısı resmen. Oyunlar da bitti ya artık serilip yatabilirim. Nasıl da içimi kıpır kıpır eden birşeyler var ki bu ara ahh boğazımın ağrısı bile canımı sıkamıyor. Paylaşabileceğim zaman gelecek elbet. Mutluluğuma, heyecanıma ortak olacaksınız biliyorum…

Pisinin günlüğünden

26 Şubat 2006 – Kadın olmanın bu kadar büyüleyici, özel birşey olduğunu daha önce hiç hissetmemiştim. Kadın olduğum için kendimle hiç bu kadar gurur duymamıştım. Öyle bir güç veriyorsun ki bana attığın her tekme, karnımdaki her pıt pıt edişin hayata yeni bir direniş kazandırırken, bir yandan da kabullenmemi sağlıyor herşeyi olduğu gibi… İşimi sevmediğimi, bu işi sadece başka sorumluluklardan, kendim olmaktan kaçtığım için yaptığımı, cesaretsizliğimi, korkaklığımı kabulleniyorum. Artık tek dileğim seninle doyasıya vakit geçirmek. Belki de ruhumun özgür olduğu bir iş yaparsam sen de daha mutlu olacaksın. Seninle ben de hayata yeni başlayacağım aslında. Kendimi bilerek ve isteyerek bu akıntıya bırakmak ve beni götüreceği yeri izlemek istiyorum. Tıpkı babanı tanıdığımdan beri yaptığım gibi…”

“8 Mart 2007 – Her ayın son haftası deliriyorsun sanki. Uyku düzenin değişiyor. Hareketlerin, bakışların bile değişiyor. Ve mutlaka yeni bir hece ya da kelime söylüyorsun. Bu hafta 10. ayın son haftası. 2 ay sonra yaşına basacaksın ve ben halen anneliğe alışamadım. Kendimi hep yetersiz, nedense biraz suçlu, biraz da agresif hissediyorum. Büyüyor olman benim de büyümemi sağlamakla birlikte diğer yandan bir korku bulutu dolaşıyor üzerimde. Sanki sen büyüdükçe daha da çok yetersiz kalacakmışım gibi. Bu nedenle sürekli okuyorum. İlerili günlerimize bomba gibi hazırlanıyorum canım kızım…”

“16 Eylül 2007 – Bugün ikimizin hayatında da bir dönüm noktası. Sen 16 aydır en yakın dostun olan memmilerine (böyle diyorsun) veda ettin. Ben de kısıtlanmış özgürlüğümü geri kazandım ama bir yandan kalbim acıyor; En önemli bağımız yani seni göğsümden besleyişim sona erdi. Hem komik hem de üzücüydü halin. Bütün evde ‘memmiii’ diye ağlayarak volta attın ve sonra halının ortasına yatıp uyuyakaldın. Deli gibi ağlamak, gözyaşlarım bitene kadar ağlamak istiyorum bu eşsiz paylaşımımız sona erdiği için. Tanrıya şükür ki bu zevki tattık. Seni bu kadar uzun besleyebildim…”

Bunlar Doğa daha karnımdayken tutmaya başladığım Winnie The Pooh’lu minik günlüğümden. Hayatımızı düşüncelerimizin oluşturduğunun, kendimizle yüzleşmenin en iyi yollarından birinin yazmak olduğunun ve duygumuz her ne olursa olsun onu olduğu gibi kabullenip içine girmemiz gerektiğinin bir göstergesi. Zaman zaman bu günlükten alıntılara devam edeceğim.

Not: Fotoda pisi 2 yaşında.

Astrolojiden bir yorum…

“Hala astrolojiyi basit falcılık uygulamalarından biri zannediyor, uygarlaştığımızı zannederek gerçek bilgiden uzaklaşıyoruz. Bu arada Güney Afrika’da belli bir dönem birlikte kalma fırsatı bulduğum Zulular çok yakın bir zaman içinde Kuzey uygarlığının ve beyaz adamın yaptıklarını fazlası ile ödeyeceğini, büyük depremler yaşayacağımızı ve Güneş’in, Ay’ın ve rüzgarın yarattığınız çürümüşlük, sevgisizlik ve tabiattaki hayvanlara saygısızlıktan dolayı hızla yok olacağını söylemişlerdi.

Mayalar, Dogonlar, Zulular, Hopiler, Pawneeler hep aynısını söyleyedursun, tüm dinsel ve mitolojik hikayeler uygarlığımızın sapkınlığından bahsetsin ve biz hala para piyasaları ile, kaynakları tüketmekle, yılan derisinden yapılan estetik topuklu ayakkabıları sergilemekle, tilkileri, çinçilaları katletmekle, beslenmemiz dışında gerekmediği halde kendi egolarımızı tatmin eden avcılık denen tuhaf bir spor ile övünmekte gurur duyarız. Devam edin, devam edelim.

Yıllık yorumlarımı okuyanlar, bu yılın çok ağır depremler ve çeşitli sıkıntılar içinde geçececeğini söylediğimi bilir. 26 Şubat 2011’den sonra Ortadoğu ve Avrupa bölgesinde de Sirius ve Canopus takımyıldızının gösterdiği şekilde felaketler başlayacaktır.

26 Şubat 2011’den 2017 yılının aralığına kadar bu iki takımyıldızın enlem ve boylam izdüşümü, astrolojik teknikler ile Dogon ve Zulu kabilesinden ve Hopilerden öğrendiğimiz bilgilerinde eş zamanlılığı ile, Ortadoğu’dan tüm Türkiye’yi kat edecek bir şekilde ilerleyecek ve tüm Avrupa’yı içine alacak bir 7 yıl göstermektedir. Biz kuzeyin cahillleri , güneyin bilgelerinin bu kehanetini hep birlikte göreceğiz.”

Uzman Astrolog Oğuzhan Ceyhan, bilgi birikimine güvendiğim bir isim. Yazının tamamı burada.

Dünyadan aldığımızı dünyaya geri verecek bir yaklaşım; Permakültür,

“Dünyada bugün, avlanma bölgelerinin dörtte üçü zarar gördü.
Ticareti yapılan tahılların yüzde 50’si hayvan yemi ve biyolojik yakıt için kullanılıyor.
Ekilebilir toprakların yüzde 40’ı hasar gördü.
1 milyara yakın insan açlık sınırında.
Yeryüzündeki yoksulların yarısı zengin ülkelerde yaşıyor.
2030 yılına kadar 2 gezegene daha ihtiyacımız olacak.”

Yukarıdaki çarpıcı bilgiler “Home” belgeselinden. Doğadan, dünyadan bugüne kadar neler aldığımızı açıkça gözler önüne seren bu belgeseli izlediğinizde önce koltuğunuzdan kalkamıyorsunuz bir süre. Sonra ise ciddi bir şekilde sorgulamaya başlıyorsunuz “insan” denen varlığı. Bende çevre bilinci anne olduktan daha fazla güçlendi. Keşke daha erken yaşlarda bu farkındalığı yakalayabilseymişim ama yine de geç olmadığını düşünerek konuyla ilgili mümkün olduğunca araştırıp, okumaya ve okuduklarımı, öğrendiklerimi uygulamaya geçirmeye çalışıyorum. Burada size son birkaç aydır araştırmakta olduğum bir konudan bahsetmek istiyorum; Permakültür.
İngilizce ‘permanent’ (kalıcı) ve ‘agriculture’ (tarım) kelimelerinin birleşiminden oluşan permakültür, dünyadan aldığımızı dünyaya geri verecek bir yaklaşım. Permakültür, insanları, hayvanları ve doğal hayatı eszamanlı destekleyen, sağlıklı ve bereketli yasam alanları yaratan çözümler üreten bir tasarım sistemi.
Permakültür’ün diğer bir tanımı da, “sürdürülebilir yerleşimler tasarlamak”. Bazılarına göre permakültür mimari bir yaklaşım, bazılarına göre organik tarım, bazılarına göre de bir yaşam felsefesi.
Permakültür tasarımının temel amacı; bitki, hayvan ve insanları üretim amaçlı bir araya getirerek, bakımı kolay, istikrarlı, kendi kendine yeten bir düzeni “mümkün olan en küçük alanda” oluşturmak. Kaynak kullanımına bağlı olarak çevremiz ile ilgili daha kapsamlı düşünmeyi ve buna yönelik uygulamaları içeriyor. Bunları yaparken de doğadaki örneklerden ilham alıyor. Permakültürün ana teması, ürün yetiştirilen ekolojik alanlar tasarlamak.
Pek çok kisi dünyanın mevcut durumu ile ilgili ne yapabileceğimiz konusunda ümitsizliğe kapılsa da, çoğu zaman akılcı çözümler mevcut. Permakültür, “Sorun olan şey çözüm olabilir” diyor ve bu çözümleri görünür kılıyor, hayatlarımızı, bahçelerimizi ve yasam alanlarımızı, çözülmez gözüyle baktığımız sorunlara pratik çözümler üreten sekillerde tasarlıyor.

Ekonomik sisteme tepki olarak gelişti
“Permakültür” (permaculture) kelimesi, 1970’lerde Avustralyalı Bill Mollison ve David Holmgren tarafından, endüstriyel ve tarımsal sistemler tarafından yaratılan toprak, hava ve su kirlenmesine, kaybolan bitki ve hayvan türlerine, doğal olarak yenilenemeyen kaynakları yok edici ekonomik sisteme tepki olarak geliştirildi ve eski deneyimlerden oluşan bitki, hayvan ve sosyal sistemlerin bilgisine yeni fikirlerin eklenmesiyle, “kalıcı tarım” ve “kalıcı kültür” inşa etmek anlamında kullanıldı. Bill Mollison permakültürün etik ilkelerini şöyle sıralıyor;
*Yeryüzüne özen gösterme; bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.
*İnsanlara özen gösterme; insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde varolmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.
 *Nüfus ve tüketime sınır getirme; kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz. Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz.
Şehirde de yapılabiliyor
Permakültür tasarımı için mutlaka kırsal bölgelerde yaşamanız gerekmiyor. Farklı bir bakış açısı geliştirerek şehir yaşamımızı yeniden düzenleyebiliriz. Bu şekilde de sebze yetiştirebilir ya da arıcılık yapabiliriz. Örneğin şehir köyleri yapabiliriz. Permakültürün temelinde aslında yaratıcılık yatıyor. Kendinizi, hayat amacınızı birazz olsun sorgulamaya başladıktan sonra, daha az tüketip, daha az harcama yapmak noktasına mutlaka geliyorsunuz. İşte bu noktada paraya olan ihtiyacınız azalıyor ve permakültür devreye giriyor.
Enerji azaltma planı nasıl yapılmalıdır? Bir toplum, ihtiyaçlarını kendi yerelinden nasıl karsılayabilir? Dünyanın geri kalanının kaynaklarını tüketmeden örneğin İstanbul kendini nasıl sürdürülebilir kılar? İhtiyaçlarımızı yasadığımız yerlerdeki kaynaklardan karsılayabilir miyiz? Suyumuzu nasıl temizleriz? Atıklarımızı kaynağa nasıl dönüstürürüz? Bu gibi sorular sizin de kafanızı meşgul ediyorsa lütfen şu adreslere bakınız; http://www.marmaric.org , http://www.surdurulebiliryasam.wordpress.com  , http://www.emanetciler.org , http://permaculture.org.au

Bir daha gitmeyelim

Tüketim konusunda her geçen gün daha bir antipatikleşiyorum sanırım. Bu işten en fazla rahatsız olan kişi de Doğa. Ama o da bir gün anlayacak beni biliyorum. Her ne kadar her gördüğümüzü alamayacağımızı az çok öğrenmiş olsa da çocuk işte nihayetinde istiyor sürekli. Örneğin dün karşıda ofiste işimiz vardı karşıya geçtik, sonrasında da Mohini’ye uğrayalım dedik. Sadece şöyle bir dolanıp çıkmaktı amaç. Alttaki oyun alanına bile kapalı dedik inmedik, zira mikrop yuvası top havuzunda oynasın istemedik. Fakat oraya adım attığımız andan itibaren ruhum sıkıştı inanın. O çocukların amaçsızca etraftaki bilgisayar oyunlarıyla oynayışları, annelerin ve bakıcıların salt vakit geçirmek amaçlı halleri, dükkanlardaki saçma fiyatlar. Hele bir Disney Store açılmış, girdim neler var diye bakmak için. Biri yanıma geldi ve “Mickey televizyonlarımız indirimde hemen verelim size de” dedi ve ben son sürat attım kendimi dışarı. Midem bulandı ve o ruhumdaki sıkışıklık hissi geçmedi oradan çıkana kadar. Kumlu resimlerden yapmak istedi, izin vermedik. Çünkü her yerde var onlardan ve her gördüğünde istiyor, yapıyor. Bu defa izin vermedim işte, gıcığım ya. İstemedim o tüketim çılgınlığının içine düşmek. “Çok istiyorum ama” dedi yine yapmadık. Neyse sadece dolaştık ve o yağmurda attık kendimizi dışarı. “Bir daha gelmeyelim buraya bu son olsun” dedim. Kadıköy’e gidelim örneğin, yağmurda yürüyelim, parklara gidelim, İstiklal’e gidelim, sahile inelim denizi koklayalım, taş ve kozalak toplayalım, aile büyüklerimizi ziyaret edelim, arkadaşlarımızda buluşalım ama Mohini’ye gitmeyelim haftasonu.

Sonrasında Adem Baba’da yediğimiz balık ve salatanın tadını hiçbirşeye değişmem. Pisi yine favorisi hamsi tava ve ardından şekerpareyi götürdü:))

Arabada trafikte sıkıntıdan giyindi soyundu, çoraplar dahil çıkardı. Birara baktık benim şapkamı, Serdar’ın da atkısını takmış poz veriyordu.