Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!

Bugün konuşulacak en anlamlı isimlerden biri olsa gerek Didem Madak. Uzunca bir süredir derinine daldığım, kelimelerinden kopamadığım, yürekten bağlandığım şair. Kadın olmayı yalnızca şiirine değil, dünyasının da merkezine yerleştiren kadın.

2011 yılında kaybettiğimiz Madak, her sınıf ve toplumdan kadını barındırıyor dizelerinde. Onları hiç ayırım gözetmeksizin birbirine yaklaştırıyor, konuşturuyor. Onun şiirlerinde bodrum katta sefalet içinde yaşayan, tezgahtarlık yapan,ünlü bir şair olan, hasta bir anne olan, fahişelik yapan, öğrenci, hukukçu, gecekonduda yaşayan, masal ülkesinden gelen kadınların dayanışması ve dostluğu var. Çünkü o, çeşitli kimlik ve kişiliklerdeki bu kadınların, toplumların değer yargılarıyla, bir ortak kimlik altında silinip gitmesine sessiz kalınamayacağının, aynı yazgının paydaşlarının güçlerini birleştirmeleri gerektiğinin farkında.

didem madak

2002 yılında Müjde Bilir’le yaptığı röportajda şöyle diyor şair:

“Çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem. Bu yüzden hayatımı samimiyet ve cesaretle anlatmak benim için önemli. benim hala hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden kadınsı, durup dururken bağıran şiirler.”

“Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,

Mavi, mor, kırmızı, yeşil,

İstedim, hep istedim,

Sen iste derdim, iste yeter ki

Vereyim

Her istediğimi verdim

Arttım, fazlalaştım

Eksikli yaşamaktan”

Ah’lar Ağacı‘ndan alıntı yaptığım yukarıdaki dizeleri ile kadının erkek egemen güç tarafından ikinci plana itilen yaşantısından duyduğu üzüntüyü ve sürekli fedakarlık yapmaktan duyduğu bıkkınlığı dile getiriyor.

Aslında kadının doğasında var olmayan, yalnızca yetiştirilme biçiminden kaynaklanan fedakarlık duygusu, hemen her dönemde sömürülmesinin nedenlerinden biri. Çünkü o sevgisinin bir göstergesi olarak gördüğü davranışlarıyla, karşısındakinin hayatını kolaylaştırırken, karşı taraf değil minnet duymak, bunu bir görev olarak da ona yüklüyor. İşte bu nedenle, şair “Arttım fazlalaştım” derken bir türlü dile getiremediği bu davranış biçimini yani bıkıp usandığını anlatıyor. Okuyucuya da aynı durumda susmaması gerektiğinin farkına vardırıyor.

Pulbiber Mahallesi Tarihi şiirinde, yaşamı dağınık bir eve benzetiyor. Kadının evdeki düzeni sağlama gücünün yaşamında da kullanabileceğini söylüyor. Bunu yaparken, dünyasının yalnızca evden ibaret olmadığı, evin dışındaki dünyasının da derlenip toparlanmaya ihtiyacı olduğunu anlatıyor. Kadının içindeki gücü simgeleştirmek için kadın mahkumların en sevdiği televizyon karakteri Amazon kadın Zeyna’nın ismini verdiği kedisine soruyor.

“Bu son acıklı durum için ne yapabiliriz Zeyna?

Elleri titreyen Türkan Şoray için ne yapabiliriz,

Leğende çırpınıp duran balıklar için?

Ay böyle tencere kapağı gibi yuvarlanırken sokakta

Ortalığa soymak, sonra bekletmek tuzlu suda…

Kara sularını akıtmak lazım.

Bunlar bizim tariflerimiz, mahallemizin

Kim koklasa hayat pişirmiş bu kızları der.

Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!

Şöyle halı gibi çırpılsa

Tozlar havalansa…”

Kelimeleriyle, seslenişiyle meydan okuyan, kendini bütün yalınlığıyla anlatabilen nadir kadın şairlerimizden bana göre Didem Madak. Acısını dizelerinde dibine kadar yaşatan, bağıran, paylaşan cesur bir kadındı o. En sevdiğim dizeleri;

“Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.

Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma.

Ne eğere gelirsin ne de semere derlerdi bana.

Yeniden doğmuş olurdum oysa,

Öldüğümü sandıklarında,

Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.”

didem madak kitapAralık 2014’te Didem Madak dostları, eleştirmenleri, akadesmisyenler ve okurları bir sempozyumda biraraya geldiler. Şairin eserlerini farklı veçheleriyle ele aldılar. Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı tarafından düzenlenen bu sempozyumun içeriği sonrasında kitap haline getirildi. Solmaz Zelyüt‘ün yayına hazırladığı “Didem Madak’ı Okumak” adlı kitap şaire dair bir başucu kitabı niteliğinde. Yukarıda yazdığım yorumlar da bir süredir elimden düşüremediğim bu kitaba ait. Eğer sizin de içinizde susturamadığınız sesleriniz varsa Didem Madak‘la mutlaka tanışmanızı öneririm.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Kadınlar susmasın, susturulmasın!

Son filmlerden…

“Bir ağacın dallarına değil gövdesine bakacaksın. Gövdesi ne kadar güçlüyse kökleri de o kadar sağlamdır” diyordu Diriliş filminde ölen yerli kadın. Ölen karısının kulağına fısıldadığı bu sözlerle ormanda, karlar içinde geçen bir intikam mücadelesini konu alıyor film. Bugünkü ataerkil sistemin güzel bir yansıması olarak görülebilir filmin geneli. Oldukça çetin doğa koşullarında erkeklerin mücadelesini ve birkaç kadının çaresizliğini izliyoruz. Kadın yine tıpkı bugün günlük hayatta olduğu gibi şiddet görüyor, dövülüyor, öldürülüyor ve tecavüze uğruyor. Kadın yine seçimlerini özgürce yapamıyor. Bolca kan ve şiddet görmeye hazırsanız izleyebilirsiniz. Ama izlemeseniz de çok birşey kaçırmazsınız. Filmden bende sadece ölen yerli kadının birkaç sözü kaldı o kadar. Kimbilir belki de bugünlerde köklerimi sağlamlaştırmaya çalıştığım için olsa gerek. Çevremdeki dostlarım, arkadaşlarım, ailem, yaşadığım ülke ve hatta dünya olarak bugünlerde rüzgarda bir o yana bir yana savruluyor olduğumuzdan. Rüzgarlar daha bir sert, keskin esiyor ne zamandır. Öyle ki ayaklarınızı sıkı da bassanız kimi zaman bir bakıyorsunuz bambaşka bir yerdesiniz. Siz nasıl kökleniyorsunuz, kendiniz için neler yapıyorsunuz böyle zamanlarda bilmiyorum ama basit şeyler yaparsak iyi oluyoruz değil mi ama? Örneğin film izlemek, kitap okumak, yazmak, hobimizle ilgilenmek, ailemizle vakit geçirmek vs… Bu kışı kedi modunda çoğunlukla evde geçirmekte olan biri olarak size bolca kitap ve film önerisi yapmayı planlıyorum. Öncelikle Diriliş filmiyle giriş yaptım ama Leonardo Di Caprio’yu çok haz etmiyorsanız gitmenize gerek yok bence.

the-lobster-1447679174Son zamanlarda en çok sevdiğim film The Lobster oldu. Halen vizyonda mı bilmiyorum ama internetten bir şekilde indirip izleyin derim. Yunan asıllı yönetmen Yorgos Lanthimos’un kamera arkasına geçtiği çok ilginç bir distopya öyküsü. İzleyiciyi çift olmak ya da olmamak üzerine düşündüren, yalnızlığı ve ilişkilerin dinamiğini sorgulatan bir film.

Bir de Joy var bugünlerde vizyondakiler arasında. David O. Russel’ın yazıp yönettiği film, bir temizlik paspası ve giysi askısının mucidi olan Amerikalı Joy Mangano’nun gerçek hayat hikayesi. Bir kadının hayallerine inanması, sezgilerine güvenmesi ve kendi gücünü ortaya çıkarmasını izlemek bugünlerde hepimize iyi gelebiliyor. Hatta bence bu film kız çocuklarınızla birlikte rahatça izleyebileceğiniz ilham verici nitelikte.

Bu hafta izleyeceklerim arasında sırada Carol ve Diren filmleri var. Aslında bu postta film yazmak yoktu aklımda. Sadece yeni yıla başlangıç olsun birkaç satır karalasam şuraya dedim ve böyle oldu. Haydi keyifli izlemeler o halde…

Kurt musun kuzu mu?

“Bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır” diyor yazar, şair, Jungcu psikanalist Clarissa Pinkola Estes. Peki ya kontrolü tamamen yitirdiğinizde ne olur dersiniz? Vahşi hayata hoşgeldiniz.

Estes, kendisini, Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kişi anlamına gelen Cantadora olarak tanımlıyor. Yazarın yirmi yılı aşkın sürede yazdığı kitabı “Kurtlarla Koşan Kadınlar” on sekiz dile çevrilmiş. Kitap bugün kadınların içsel yaşamları konusunda  bir klasik olarak değerlendiriliyor. Yaklaşık bir buçuk yıl önce tanıştığım bu kitap tüm kadın arkadaşlarıma hediye etmek istediğim tek şey. Özellikle de kızı olanlara. Genelde her kitabı altını çizerek okurum, öykü ve roman da dahil olmak üzere. Kitap üstüne notlar almaktan da çekinmem. Çizerim, boyarım, yazarım. Her kitabı okuduğum dönem başka izler taşır bende çünkü. Örneğin aynı kitabı 5 yıl sonra tekrar açtığımda 5 yıl önce o kitabı okurkenki beni bulmak hoşuma gider. Fakat bu kitap her satırı altı çizilesi, her sayfası not alınasıydı. Benim için tam bir ders kitabı oldu diyebilirim. Dön dolaş kaç defa okudum açıkçası bilmiyorum. Hayır ne oldu yaladın yuttun mu diyeceksiniz? Kütüphanemin incisi, başucu kitabım olma niteliğine erişti diyelim.

Kitap, vahşi kadın arketipine dair mit ve öyküler içeriyor. Her öykünün sonunda ise Estes’in yönelttiği sorularla birlikte öykünün analizi yapılıyor. Öykülere yaklaşmanın birçok yolu var. Bana göre bu kitabı asıl değerli kılan Estes’in öyküleri ele alırken analitik ve arketipsel psikolojideki eğitiminden kazandıklarını kullanması. Estes, psikanaliz eğitimi sırasında beş yıldan uzun bir süre laytmotiflerin çözümlenmesi, arketipsel simgecilik, dünya mitolojisi, eski ve popüler ikonoloji, etnoloji, dünya dünleri ve tefsir üzerinde çalışmış. Ayrıca geçmişi çok eskilere uzanan bir anlatıcılar geleneğinden geliyor. Kendisine cantadora demesi de bu yüzden. Öykülerin içine yedirilmiş bize rehberlik eden dersleri ustaca yüzeye çıkartıp, olduğu haliyle nefis yorumlar yapıyor. Estes, “Masallar, mitler ve öyküler, vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağlar. Öyküde bulunan dersler bize henüz yolların tükenmediğini ve kadınları daha da derinlere ve kendi bilgilerinin en uç sınırlarına götürmeye devam ettiğini gösterir. Hepimiz yabanıl benliğin yolundan gidiyoruz “ diyor.

women-in-wolves

Peki neden vahşi kadın diyor dersiniz? Çünkü Estes’e göre vahşi ve kadın sözcükleri kadının derinlerde yatan psişesinin kapısında masal tıkırtıları yaratıyor. Vahşi kadın, aslında kapıyı açan bir isim sadece. Kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın vahşi ve kadın sözcüklerini sezgileri yoluyla anlıyor. Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanıyor ve yaşama geri dönüyor. Bu anı, vahşi kadınsılıkla aramızdaki mutlak, inkar edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza ilişkindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniyle mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Bazı kadınlar için vahşi olanın tadı gebelik sırasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkageliyor.

Vahşi kadının izi bulunduğunda kadınların ona yetişmek için atlarını mahmuzlamaları, masayı terk edip ilişkilerini kesip atmaları, zihinlerini köşe bucak temizlemeleri, yeni bir sayfa açmaları, mola vermekte ısrar etmeleri, kuralları ihlal etmeleri, dünyayı durdurmaları alışıldık bir durum çünkü artık o olmadan yola devam etmek mümkün değil. Vahşi doğasının bulan kadının yaratıcı hayatı çiçek açıyor, ilişkileri anlam ve derinlik kazanıyor, cinsellik, yaratıcılık,iş ve oyun döngüleri yeniden kuruluyor.

Kitapta vahşi sözcüğü, denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, doğuştan gelen bir bütünlük ve sağlıklı sınırlara sahip olunan bir hayat sürmek anlamında kullanılıyor. Yani bütün dişilere destek gücü veren bir metafor olarak düşünebiliriz vahşi sözcüğünü.

Buradaki vahşi kadın arketipi, şiirdeki öteki, uzak orman ya da dost. Farklı psikoloji ekollerinde id, benlik. Biyolojide temel doğa. Cantadoralar ona zamanın sonunda yaşayan kadın, bilge ya da akıllı doğa diyebiliyorlar.

Kitapla ilgili daha uzun yazmak isterdim ama iyisi mi siz alın koyun başucunuza. Bir renkli bir kalem koyu yanına beni hatırlayın. Son olarak kitaptan;

“Sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir. Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir. Ancak vahşi doğadan ayrılmak kadının kişiliğinin zayıflamasına, bir hortlak ve hayalet halini almasına yol açar. Postu kolay deldiren, çelimsiz, sıçrayamayan, avlanamayan, doğuramayan, bir hayat yaratma yeteneğinden yoksu biri olmak için burada değiliz. Kadınların hayatı durağanlık içindeyken ya da can sıkıntısıyla dolu olduğunda, bu her zaman için vahşi kadının ortaya çıkma zamanının geldiğini gösterir; ruhun yaratıcı işlevinin deltayı doldurmasının zamanıdır.”

Aman diyim postunuzu koruyun…

Çocuğu bırak ve git

  • Ben kategorisinde.
  • 4 Yorum Var

Kadınlığın yolu çok uzun ve zorlu. Yolunun üzerine ne de çok engel çıkıyor. Hele de anneysen… diye devam etmek isterdim ama artık böyle düşünmüyorum. Anne olsan olmasan da kadın olmak zor. Anneliği biz günümüz kadınları çok da ayrıştırıp pamuklara sarıyoruz gibi geliyor. Yoksa o da kendi içinde şekillenen bir süreç halbuki.  Geriye dönüp bakınca Doğa ile geçen 9 yılımıza bakıyorum. Neleri yapardım neleri yapmazdım diye? Yaptığım ya da yapmadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Ofis hayatını yine bırakırdım yine uzunca emzirmek için dağları delerdim, yine yine yine. Attığım her adımın tohumlarını gün be gün topluyorum. Fakat şimdiki aklım olsa Doğa’yı bırakır daha fazla kendimle seyahate çıkardım. Yeni anneyseniz yüreğiniz acısa da bunu yapın derim. Bırakın çocuğu gidin. Kaçın uzaklara. Nasıl da ilaç olacak kadınlığınıza, kendinize… Daha fazla üretebilecek, yaratabileceksiniz. Kendinize, ailenize, dünyaya daha başka pencerelerden bakabileceksiniz. Koşulları bahane etmeyi bırakın, o koşullar sizin seçiminiz ve siz değiştirmedikçe orada olacaklar. Şimdi içimde editör diyor ki “yine dikte ediyorsun Özgür”. Ama o kadar istiyorum ki yeni anneler bunun tadına varsın ki kendini unutmasın anneliğin içinde. Aslına bakarsanız ben bu işi çok iyi kotardığımı düşünüyordum. Yani kendime ait zaman yaratma konusunu. Yine de daha fazlasını yapabilirmişim diye düşünüyorum şimdi. Daha fazla beslenebilirmişim hayattan. O zaman neler farklı olurdu bugüne göre bilemem. Bugün herşeyiyle güzel.

kaplan

Bazen bu blogu kapatmayı düşünüyorum. Özellikle de son bir yıldır pek birşey yazamadığımdan belki.  Bitirmeye çalıştığım romanım rol çalıyor blogdan yapacak birşey yok. Fakat sonra ilk blog yazmaya başladığım günleri düşünüyorum. Bir gün yine Doğa’nın bütün gün uyumadığı savaştan çıkmış gibi bir gündü, Serdar elinde bir kitapla eve geldi. Bak dedi blog diye birşey var tam senlik. Ertesi gün açmıştım alternatifkarmayı. Burasıydı bana nefes aldıran, yeni dostlar kazandıran, tekrar üretmemi sağlayan. Bugün yine burası beni geçmiş yıllarımla yüzleştiren, kendime ayna tutan. Söz uçar yazı kalır tabiki. Yazı her zaman tarihe not. Bana ilaç. Dertlerime çare. Yolumda koluma giren, düşmemi engelleyen tek şey. Yazamadığım zaman hastayım. Evet bildiğiniz hastalanıyorum. Kaşınıyorum, her yanım kabarıyor örneğin. Çok sinirli olabiliyorum. Yalnız kalamadığımda ve yazamadığımda. Hiçbirsey beni bundan almamalı, alamaz. Bilgisayarım, defterlerim, kalemlerim, kitaplarımla beni bir odaya kilitleyin unutun orada. Evin en sevdiğim halleri gece herkesin uyuduğu ya da sabah kimsenin uyanmadığı saatler. Çok seviyorum bu saatleri elimde değil. Sapık gibi evden çıkacakları, ikisinin sinemaya falan gideceği zamanı kolluyorum örneğin bu aralar ki oturup romanda son yazdığım bölümü tekrar gözden geçireyim diye mesela. Kimi zaman çok zor çok yıpratıcı. Ama böyleyim yapacak birşey yok. Roman bittiğinde sadece günlük yazacağım günlerin hasretini çekiyorum şimdiden. Sadece çalakalem buraya bolca yazabileceğim günlerin…

Bir de korkularım var romanla ilgili. Çok korkum var. Aman bu kadın bu kadar uğraştı bu muydu falan cümlelerini duyacağım ve kimbilir daha neler. Hiç beğenmiyorum yazdıklarımı hem de hiç. Ne yazsam sığı geliyor. Ne yazsam saçma geliyor. Özellikle bugünler. Merkürden mi dersiniz?:) Yine de yazıyorum, saçma da olsa beğenmesem de dibine kadar en karanlığına kadar deşiyorum kimi zaman bir karakteri. Türlü türlü duygu halleri yaşıyorum bu süreçte, tatlı üstüne tuzlu yemek, bir uyanıp birden uyumak ya da tamamen içine kapanıp arkasından dans etmeye başlamak gibi. Deliriyor muyum acaba?

Yeni anneye tavsiyelerle başlayıp kendi deli yazma sürecimle bitirdiğim yazımı şu gelgitli hallerime verin. Roman bitene kadar mazur görün. Ama yarın ya da bu hafta içinde diyelim size nefis bir kitaptan bahsedeceğim. Söz:)

 

Beden gerçeklere göre yaşar

  • Genel kategorisinde.
  • Yorum Yok

“Sanat ve edebiyatı ele alışımızdaki başlıca tabulardan biri, sanatçıların yapıtlarından söz ederken onların yaşam öykülerinin dikkate alınmaması gerektiği ilkesidir. Bence sanatçıların başlarına gelenler, onları bitmez tükenmez şekilde yeni ifade biçimleri aramaya iten şeydir. Olan biten, sanatçı ve toplum tarafından unutulmamalıdır, çünkü aksi halde zalimce yetiştirilişin yol açtığı o erken dönemdeki acılar ortaya dökülebilir ve ‘ebeveynlere hürmet etme’ emrine uyulmaz”

Yukarıdaki satırlar Alice Miller’in çocukluk travmalarımıza dair ezber bozan kitabı “Beden Asla Yalan Söylemez” den. Bu yazarın okuduğum ilk kitabı ama bütün kitaplarındaki ana tema çocuklukta yaşadığımız acıların inkar edilmesi üzerineymiş. Bu kitapta asıl olarak, gerçek ve güçlü duygularımızın inkarının bedenlerimiz üzerindeki etkilerini anlatıyor. Çocukluklarında suistimal edilmiş çocukların hastalıklı bir bağlanma, gerçek olmayan sevgi, korku ve görev duygusunu sergilediklerini vurgulayan yazar bu konuyu şöyle detaylandırmış: “Çocukluğunda suistimal edilen insanlar, genellikle hayatları boyunca bir gün o mahrum bırakıldıkları sevgiyi yaşayacaklarını umarlar. Bu beklentiler, ebeveynlerine olan bağlılıklarını pekiştirir, bu bağlılığa dinde sevgi denir ve bir erdem gibi görünür. Ne yazık ki terapilerin çoğunda aynı şey olur, çünkü halen geleneksel ahlakın hakimiyeti altındadır. Bu ahlakın bedelini beden öder. Hissetmeleri gerekeni hissettiğine inanan ve hissetmeyi kendilerine yasakladıkları duyguları hissetmemek için ellerinden geleni yapan bireyler, sonunda hastalanırlar, yani kabullenemedikleri duyguları çocuklarına yansıtarak faturayı onlara ödetirler.” Miller, burada dinin ve ahlakın talepleri ile çok uzun bir süre üstü kapatılan psiko-biyolojik bir yasayı ortaya koyuyor. Kitabın birinci bölümü edebiyat dünyasının ünlü şahsiyetlerinin bu anlamda yaşadıkları çocukluk acılarının yazılarına ve hayatlarına nasıl yansıdığını gözler önüne seriyor. Gerçekten oldukça sarsıcı bir kitap.

hindçocuk1

Rishikesh’te gün batımı ritüeli sırasında dualarla Ganj nehrine çiçekler bıraklılıyor. Çiçekleri bu dünya güzeli kızlar satıyor. Birinden alsanız diğeri size küsüyor, kızıyor, üzülüyor. Ama herşey gözlerde saklı.

 

Hikayeleri incelenen yazarlar arasında Kafka, Virginia Woolf,  Yukio Mişima, Çehov, Dostoyevski ve daha niceleri var. Miller’a göre bu yazarlar anne babalarından şiddet görmelerine ve onlar tarafından suistimal edilmelerine rağmen ailelerine duydukları bağlılığın bedelini, ağır hastalıklar, erken ölüm ve intihar ile ödediler. “Ayrıca bedenleri – içlerindeki hiçe sayılmış ve aşağılanmış çocuklar – anlaşıldıklarını ve saygı gördüklerini hissetmedi. Bedenler ahkali emirlerle bağlantı kuramadılar. Bedenin nefes alma, dolaşım,sindirim gibi işlevleri ahlak kurallarına değil, yalnızca gerçekten hissettiğimiz duygulara tepki gösterir. Beden, gerçeklere göre yaşar”.

hindçocuk2

Bedeninin işaretlerini fazlasıyla önemsemeliyiz diye düşünüyorum. Kimi zaman olmadık zamanda olmadık bir yerimizdeki ağrı bile kimbilir belki çok eskilerden kalmış birşeyleri hatırlatıyordur bize. Geleneksel ahlak ve beden bilgisi konusunda bugüne kadar bütün bildiklerinizi ters yüz eden bu kitabı ben sevdim. Ciddi anlamda okuru ters köşeye yatıran, kendiyle yüzleştiren bir kitap. Diğer yandan yazarların kendi dünyalarını ya da travmalarını yapıtlarına nasıl yansıttığını görmek açısından da ilginç.

hindcocuk3