Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Gökcismi Venüs’ün tanrıçası İnana kadim yakındoğu mitolojisinin en çok tanınan tanrıçasıdır ve anlaşılması en zor olanlardan biridir. Aşk ve bereket ile savaş ve imha gibi karşıt idealleri temsil eder. Bazı metinler bu karşıtlıkların nasıl birlikte işlediğini açıklar. Söz gelimi, İnana halkın sevdiği hükümdarın düşmanlarına karşı savaşa girişir ve kutsal evlilik töreniyle ona iyi yönetim sözünü verir. Birçok efsanede başardığı işlerden söz edilir. Gök ilahı An’ın tapınağını ve su tanrısı Enki’nin tanrısal güçlerini, yani ME’sini çalar. Sözünü dinlemeyen tanrılara acımazısca boyun eğdirir. Ölüler diyarında korkusuzca yolculuk eder ve öldürüldükten sonra tekrar hayata döner. Bir efsanede sevgilisini ölüler diyarına teslim ettiği, bir başkasında ise onu çılgınca aradığı belirtilir. Simgesel hayvanı aslandır.
Bu bilgiyi Mitoloji ntv yayınlarından aldım. Ayrıca Aşk Tanrıçası İNANNA ‘yı okumanızı tavsiye ederim, başucu kitabımdır. Yurt yayınları Yazar: Thomas R.P. Mıelke. Sevgilerle.

Bugün oyun oynarlarken Rana Doğa’ya şöyle dedi; “Büyüyünce senin veteriner dükkanın benim kostüm dükkanımın karşısında olur. Hem de dışarı yemeğe çıkarız buluşup”. Doğa da, “Harika fikir Ranacım” dedi. İşte hayallerimiz, bilinçaltımız böyleydi bizlerin de. Bu kadar netti herşey, olduğu gibi. Ne oldu da bozuldu? Ailevi etkenler, sosyal çevre, okul ve diğer dış etkenler tabiki… ve de bir süre sonra da kendi kendimizi bozduk. Kendimize inanmaz olduk ve işte o noktada yaratmayı durdurduk. Rüyalarımızı bile erteledik, rüya göremez olduk. Ta ki hayatımızda hep terslikler üstüste gelene, nefes almayı bile unutmuş olduğumuzu fark edene kadar.
Bende böyle olmuştu yıllar önce. 6 yıl kadar önceydi, uzun bir ilişkimi yeni bitirmiştim, kendim isteyerek, pek de hoş olmayan bir şekilde. Sabahları bildiğiniz kusarak uyanıyordum, berbat bir şekilde işe gidiyordum. Öyle bir noktadaydım ki hiçbir şeyin önemi kalmamıştı hayatta artık. Kendimi suçlamanın da ötesinde sürekli hayatımda aynı şeylerin tekrar ediyor oluşuna lanet okuyordum. Derken bir gün bir yerde Elif’e rastladım. Şimdi çok yakın dostum olan bu insanla o gün karşılaşmam bugün, şimdi, şu an burada olmamı sağladı. “An” da kalabilmeyi öğrenmek için birçok method, öğreti ile tanıştım ki bunların çocuğunu buradan da anlatıyorum. Kendimi sevdiğim her yeni gün yeni bir mucize girdi hayatıma, kendimi onayladığım her an yeni bir adım attım, yeniyi kucakladım. Serdar ve Doğa da bunların sonucuydu…
Geçmişe artık sevgiyle bakabiliyorum ve baktıkça şükrediyorum her anını doya doya iyi ki yaşamaşım, herşeyiyle. Bunları neden yazdım? Bugün Doğa ve Rana’nın oyunlarını izlemek çok duygulandırdı beni, farklı yerlere aldı götürdü. Bizlerin de kendimizin yarattığı bir oyunun içinde olduğumuzu bir defa daha fark ettim. Nasıl bir oyun yaratacağımız tamamen bizim elimizde. Esra yazmıştı ya Inception ile ilgili; Yarat ve Oyna!
Bu arada geçen akşam ben de gittim Inception’a. Ne zamandır yalnız başıma sinemaya gitmedim ama bu filme yalnız gitmek kısmet oldu. Filmden çıkınca istediğim tek şey, yüzüme çarpan rüzgarla birlikte alabildiğine yürümek oldu. Sanırım 1 saati geçkin yürümüşüm öyle, Serdar arayana kadar:) Toplantısının bittiğini gelip beni alabileceğini söylüyordu telefonda. Ben oracıktaki bir banka oturuverdim sadece beklemek için, geldiğinde beni bankta oturur bulunca çok güldü tabii. Dırdır bütün gece filmi anlattım durdum, üstelik uykumuz da kaçtı bir de üstüne:)
Neydi beni filmde bu kadar etkileyen hemen söylüyorum; Zihnimiz daha güzel anlatılamazdı! Geçmiş anılarımızın izleri, korkularımız, aynalarımız bu kadar güzel tarif edilemez, tasarlanamazdı. Her birimiz yapıyoruz aslında o filmde yapılanları, o aletlere bağlanmaksızın. Filmi izleyenlerler anlayacaklar ne demek istediğimi, bir düşünün bakın, düşüncenizle olumlu ya da olumsuz neler yaratabileceğinizi ya da bugüne kadar yarattıklarınızı. Alt bilinçler ise tam bir görsel şölendi yine. Hep söylüyorum yine de söyleyeceğim, bu film de vesile olsun, bilinçaltınızla oynamayın, oynatmayın. Spiritüel cambazlardan uzak durun!

2 yıl kitaplıkta sırasının gelmesini bekledi. Birkaç kere elime aldım,bıraktım. 2 kere falanda okumaya başladım, ilk 5-10 sayfasında vazgeçtim. 2 gün öncesine kadar.. En sonunda sıra AŞK’a geldi. Nihayet!
Dün gece bitirdim kitabı,bir çırpıda. O kadar sarsıldım ki göğsümde bir ağrı yatıyorum, öksürük de cabası. Fiziksel sarsıntı duygusal olarak yaşadığımın yanında pek de önemli değil aslında. Heryerde bir şekilde sevginin, aşkın öneminden,gücünden vs. bahseden yazılar, özlü sözlerle çevrili etrafımız. Aşk filmleri, aşk şarkıları o kadar yüzeysel, o kadar fabrikasyondu ki benim için, hatta bu kuru gürültüye pabuç bırakmamayı marifet sayıyordum (özellikle son birkaç yıldır). Taaa ki.. AŞK’ın yapraklarında kaybolana kadar. Gerçekten kendimi kaybettim kitabı okurken, kah ağladım, kah güldüm, romandaki karakterlerle beraber yaşadım sanki ben de, kitabın içinde. Size de olur mu? Bazı kitaplar öyle içine alır ki beni, sanki kitabı kapattığımda da o karakterler yaşamaya, o hikaye akmaya devam ediyordur. Bu seferde öyle oldu. Kapıldım AŞK’ın rüzgarına… Kitap bitti ama hikaye benim yüreğimde hala devam ediyor; devam ediyor çünkü AŞK’ı hissetim (yıllar sonra yeniden..) kalbimde, tüm bedenimde. Hiçbir koşula ve kişiye bağlı olmaksızın hem de, ilk defa.. Ve anladım ki aşk her yerde var, her zaman ve hepimiz için; hep vardı aslında, hep varolacak. Taki biz onu bulana ve de aslında AŞK’ın ta kendisi olduğumuzu anlayana kadar! Baktığımız heryer,herkes ve herşey AŞK olana kadar bu yolculuk devam edicek benim icin, hepimiz için… Anladım ki aslında aşka yolculuğum ve aşkla yolculuğum yeni başladı, belki hep vardı ben farkına yeni vardım, belki hiçbiri ya da hepsi farketmez… Yeter ki AŞK’la olayım ya da mümkünse AŞK olayım… yolculuğumun kalan kısmında.
Not: Hepimiz için de diliyorum aynı şeyi ,alıp kabul eden herkes için bu yolculuk AŞK la olsun ya da mümkünse AŞK olun..
*Bu not da Elif Safak için; Eline, yüreğine sağlık ve teşekkürler..

Alşimiyi, genellikle çok yüzeysel bir tanımıyla biliriz. Derler ki : ‘Alşimi, değersiz madenleri kıymetli madenler haline dönüştürme sanatıdır.’ Örneğin kurşunun altın haline getirilmesidir. Aslında hadise bu kadar basit değildir. Bu uygulama gerçektir; alşimistler değersiz madenleri altına ya da gümüşe dönüştürmeye uğraşmışlardır. Ama tüm bunların inisyatik bir anlamı vardır ve alşimistler de bu yüzden bu bilimin inisyatik anlamını kavrayanlar ve bu şuura varamamış olanlar şeklinde 2 gruba ayrılırlar:
Efsaneye göre Çin’liler bu sanatı M.Ö. 4500 yıllarından beri uyguluyorlardı. Ayrıca Lao-Tzu’nun doktrinine, Taoizme mensup olanlar, M.Ö. 500 yıllarında alşimi ile uğraşmışlardı. Onların ‘filozof taşını ve uzun hayat iksirini’ aramalarındaki sebep, kişilerin, o bedenli hayatlarındaki en yüksek tekamül seviyesine ulaşmalarını sağlamak için ömürlerini uzatmaktı. Simyanın başlıca uğraşısı olan uzun hayat iksirinin ve değersiz madenlerden altın elde etmenin Çinlilerde, Hintlilerde ve Tibetlilerde zengin bir geçmişi vardı.
Alşemistler kendilerine ‘filozof’ diyorlardı. Aslında özel tipte filozoftular ve kendilerini ‘en yüksek bilim’in emanetçileri olarak nitelendiriyorlardı. Bu bilim, tüm diğerlerinin prensiplerini de kapsıyor, var olan her şeyin doğasını, kökenini ve varoluş sebebini açıklıyor, tüm evrenin kökenini ve kaderini anlatıyordu. Bu gizli doktrin tüm bilimlerin anasıydı, hepsinin en eskisiydi, alemi ve tarihini inceleyendi ve geleneğe göre insanlara Hermes (Thoth) tarafından açıklanmıştı. Bu yüzden Hermetik felsefe denmiştir.
Alşimi,bir teknikti, uygulamaya dayalı bir sanattı. Ama bunun yanısıra maddenin yapısına, cansız ve canlı cevherlerin oluşumuna …vs bağlı bir kuramlar bütününe dayanıyordu. Bu teoriler, alşimistin hareket noktasını oluşturan prensipleri meydana getiriyordu.
Mistik Alşimi
Alşiminin diğer bir yönü de onu mistik bir yol olmasıdır. Pek çok terimlerin sembolik bir anlamı vardır; orada kastedilen altını bulmak değildir aslında ‘ruh altın’dır. Simyagerin gerçek amacı madeni altını bulmak değildir, iş bu kadar basit olamaz. O, kendini arındırma peşindedir. Astral bedenin tüm dünyasal tutku ve arzulardan arındırılması ameliyesi altın arayışı olarak ifade bulur. Geri seviyeli madenden kasıt, insanın gelişimine sekte vuran dünyasal tutkulardır. Bunların temizlenmesi, gerçek insan varlığına yaraşır tarzda yükseltilmesi, bunlarla çevrelenmiş astral bedenin adeta metamorfoza uğrayarak sonunda pırıl pırıl hale gelmesi, altının bulunuşudur, adi metalin altına dönüşmesidir. Astral bedenin bu durumu Yunan Mitolojisinde ‘altın post’ olarak geçer.
Bir de Ars Magna (Büyük Sanat) var; Bu konunun araştırmasını ise size bırakıyorum…
Sevgiler.
*Kaynak kitap: Okültizm-Tarih Boyunca Gizli Bilimler / M. Reşat Güner / Ege Meta Yayınları

“Birlik Bilinci” kavramını duydunuz mu hiç? Malum 2012 yılına yaklaştıkça bu kelimeleri çok daha fazla duyacaksınız. Hatta duymakla kalmayacak, ne olduğunu merak edip, sorgulayacaksınız. Keşke büyük kitleler halinde bir sorgulanış başlasa, herkes merak etse bu kelimenin tam olarak ne anlama geldiğini. Aslında yüzyıllar önce ortaya atılmış olan “Birlik” kavramı tam anlamını, yerini bulsa.
Gelin ben size bugüne kadar okuyup araştırdıklarımı, deneyimlediklerimi kendi süzgecimden geçirerek anlatmaya çalışayım. “Bir olmak” tan ne anlıyorum onu anlatayım.
Din, dil, ırk, ülke, şehir ve hatta gezegen ayrımı olmaksızın herkesin birbirini bütün farklılıklarıyla kabul edip sevmesi. İşte bu kadar basit bir açıklaması var bana göre “Bir olmak” kavramının. Evrendeki bütün canlıların birbirini yargılamadan, her haliyle sevebilmesi, saygı gösterebilmesinin yanı sıra evrenin işleyişine, doğal akışına kendini bırakabilmek, tam teslimiyet.

Aslında bana göre “bir olmak” kavramının altında ayna felsefesi yatıyor. Hani diyoruz ya, arkadaşının seni rahatsız eden yönleri mi var. O halde kendine bak, içini gör, bak bakalım sende de var mı aynı yönlerden. Kabul et o yönlerini gör bakalım, artık arkadaşının aynı yönleri seni rahatsız ediyor mu? İçimizde binbir kişilik var; Kışkanç, öfkeli, sakin, paranoyak, sufi, polikitacı, polyanna…vs. Bu kişilikler karşımızda birer ayna gibi yer alıyorlar hayatımızda, ailemizde, iş yerimizde ya da arkadaş çevremizde. Peki biz ne yapıyoruz? Hepsini ayrı ayrı gruplara sokuyoruz kafamızda. Örneğin, şımarık olan arkadaşlarım ve uçuk kaçık olanlar diye ayırıyoruz onları kafamızda. Halbuki farkına varsak şımarık da biziz, uçuk kaçık da. Farklılıklar hep bir arada güzel değil mi zaten. Aslında bir dönüp doğaya baksak, ormana baksak… kaç çeşit bitki, kaç çeşit ağaç, kaç çeşit havyan bir arada yaşıyor doğal döngüsünde. Gerçi onlara da eriştik yüzyıllardır, bu doğal döngüyü de bozduk. Şimdi bu bozukluk içinde bir denge arayışındayız hepimiz, kendi içsel dengemizi, özümü bulmaya çalışıyoruz. Yoga, meditasyon yapıyoruz, nefes çalışıyoruz, çeşitli spiritüel seminerlere katılıyoruz ya da kimilerimiz spora verdik kendimizi bolca ve hatta belki de çok çalışmaya…
Birçok çalışma yapıyoruz da vardığımız nokta neresi? Neredeyiz ve kimiz? Arada durup bu soruları sormamız gerektiğini düşünüyorum. Halen olduğumuz gibi kabullenemiyorsak birbirimizi, yargılarımızdan sıyrılıp salt benliğimizle duramıyorsak esen rüzgarların karşısında, o zaman ne yaptığımız yogadan ne de spordan, yani kendimizi iyileştirmek adına yaptığımız hiçbir şeyden hayır gelmez.
Yolumuzu bulabilmemiz adına, ayna bilgisi çok önemli. Bu bilgiyi sindirebildiğimiz zaman tam olarak “Bir olmak” kavramını da anlayabileceğiz. İşte o zaman kim neyi neden söyledi, neden öyle davrandı diye düşünmek yerine, olaylara, insanlara daha farklı bir boyuttan bakabileceğiz. Kimi zaman içimize dönüp sessiz kalıp cevapları içimizden alacağız. İçimizdeki bütün kimliklerimizi kucaklarsak, evrendeki bütün farklılıkları da kucaklayabileceğimizi düşünüyorum. Sadece inanmamız gerek. En azından kendimize dürüst olalım lütfen. Yogadan çıkıp hemen bir arkadaşımızla buluşup bilmem kimin dedikodusunu yapmak yerine, o kişide bizi rahatsız eden ne var onu düşünelim. Ya da karımızı/kocamızı kıskanıyorsak korkularımıza bakalım. Neden kaybetmekten korktuğumuzu düşünelim. Çocuğumuzu fazla kuralcı yetiştiriyorsak, beklentilerimizi sorgulayalım. İş yerimizde mutsuzsak, gerçek anlamda ne yapmak istediğimizi bulmaya çalışalım. Bahaneleri bırakalım artık. Yargılamaları, ertelemeleri, dedikoduları, etiketlemeleri, yaftaları, bize ait olmayan korkularımızı, öfkelerimizi… hepsini bırakalım.
Evet hiç de kolay olmayacak gibi dediğinizi duyar gibiyim. Ama lütfen zihinlerimizi sınırlamayalım. Kolay ya da zor diye bir şey de yok aslında biliyorsunuz ki tüm bunları biz zihnimizle yaratıyoruz. İnsan beyni öyle mucizevi bir şey ki, en derinlerde bir yerlerde neye inanırsa onu rahatlıkla gerçekleştirebilecek güçte.
Gün bugündür artık yarın yok. Bugün, şimdi BİR olma zamanıdır. Evrenle birlikte akma, korkularımızla yüzleşme, teslimiyet zamanıdır. Doğduğumuz andaki ışığımızla yeniden birleşme zamanıdır.
NOT: İnfomag Ağustos sayısı köşe yazım.
