Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






Mayıs ayı pek şenlikli bizim ailede. Babamın doğumgünü ile başlayıp, Doğa’nın doğumgünü ile devam edip, annemin doğumgünü ile sona eriyor. Bu hafta pisinin altıncı, babamın 60. yaş gününü kutladık. Birkaç gündür düşünüyorum 60 ve 6 yıl üzerine…
Babama bakıyorum da, sanki içine çocuk kaçmış gibi. Bütün olgunluğu ve ağırlığı bir yana bir o kadar da muzır ve eğlenceli. Doğa ile aynı frekansa inebiliyor, onunla birebir aynı şeylere çatlayana kadar gülebiliyor. Her koşulda hayata hep gülümseyerek, kocaman kalbini açarak bakabilmiş bilge insan babam benim için. Hayattaki duruşum üzerinde etkisi büyük olan. Bana sonsuz güvenen, güven veren, karıncaya bile saygı duyan dünya insanı, yüce gönüllü babam. Kitap ve gazete okuma alışkanlığımı, özdisiplini, karar verip uygulayabilmek adına çok çalışmayı, zor koşullara dayanıklı olmayı ve herkesi olduğu gibi kabul edebilmeyi ondan öğrendim. Bu saydıklarımı öğrenene kadar çok çatıştık, çok burnum kanadı, çok yaralandım ama her defasında yanımdaydı ve hep destekledi. Hep en ağır eleştirmenim oldu, halen de öyle, ama bir yandan da şevkat aradığımda bulduğum omuz oldu. Üniversite tercihlerimi yaparken, gazetecilik seçeneğini işaretlememi öneren de o oldu. Her yazımı takip eder gerek dergide gerekse de burada ve beğense de beğenmese de mutlaka fikrini söyler. Onun fikirleri hep ışık tutar yoluma. Hata yapıyor olduğumu görse de durdurmadı beni hiç bugüne kadar, yaşayarak öğrenmemi sağladı.
Doğa’ya bakıyorum, elinde olsa bütün hayvanları evimize alıp bakabilecek, her türlü tohumu balkonumuzda ekip yetiştirebilecek, herkesi kucaklayabilecek kadar içinde sevgi barındıran minik yogim. Hayata karşı heyecanlı, hevesli, kırılgan ama cesaretli, duyarlı, çok konuşan, çok meraklı, çabuk sıkılabilen, çok kolay ağlayan, çok kolay gülen içi dışı bir tabir ettiğimiz cinsten.
Kendime bakıyorum, şu 6 yılda yaşadıklarıma… öğrendiklerime, üzüldüklerime, sevindiklerime, kayıplarıma, kazanımlarıma. 35 yaşı geçince başlıyor gerçekten de insanın kendiyle olan asıl savaşı. Savaş demek de doğru değil aslında kendini tanıma süreci denilebilir belki. İçimdekini tanıyabilmek ve onunla bir olabilmek adına yaptığım çalışmalar hiç bitmeyecek ama şu bir gerçek ki ebeveyn olmak gerçekten büyük bir serüven ve bu serüvende gizli hazineler saklı. O hazineleri bulabilmek için bazı saklı kalmış yerlere ışık tutmanız gerekiyor. Bazen elinizin altında ışık olmuyor ya da ışık olsa da o zifir karanlık kolay kolay aydınlanmıyor. İşte o noktada evrenden size yardım geliyor yeter ki siz fark edin, görün ve yüreğinizi açın. Fırsat ya da seçim de diyebilirsiniz bu duruma. Bana gelen yardım yogaydı. Yogada derinleşmek oldu seçimim. Yoga sığınağım oldu, evim oldu.
Hamileliğimden önce birçok farklı yerde yaptığım yogayı hamileliğim boyunca evde kendi kendime yaptım. Doğa 2,5 yaşına geldiğinde ancak kendime ayırabileceğim 1 saatim oldu. Doğa’yı 10-12 arası yuvaya bırakıyordum haftanın 2 günü sadece. Koşturuyordum ben yogaya Kaivalya’ya. Matın üzerine vardığımda ancak ben oluyordum, kendimi buluyordum. Doğa sabahları biraz daha geç uyansın diye niyet edip uyuyup erkenden kalkıp matın üzerinde buluyordum kendimi. Böyle bir aşk yoga benim için. Özenle beslediğim, emek verdiğim, benimle her yere uykuma bile gelen bir aşk.
Nereden nereye geldim yine döndüm dolaştım yogaya getirdim lafı. Diyeceğim şudur ki çok keyifli birkaç gün geçirdik doğumgünlerimizle. Şükrettik bugünümüze, birarada oluşumuza. Sizler de yanıbaşınızdakilere sarılın bugünlerde. Özellikle de aile büyüklerini el üstünde tutun, sohbet edin onlarla, dinleyin onları. Hayata dair hissettiklerini, daha yapmak istediklerini sorun. Öğreneceğimiz çok şey var onlardan, yaşanmışlıklarından, deneyimlerinden. Onlarla geçirdiğiniz her anı onurlandırın.

Dün Doğa’nın okuluna gittim, sadece dinlemek istedim sene başından beri neler yaptığını, evdeki kızım okulda nasıl, neler yapıyor merakımdan uzunca bir görüşme yaptım öğretmeni ile. İyi ki de yapmışım, görüşmenin sonunda bir defa daha okulu doğru seçtiğimizden emin oldum, ne kadar birebir benim gözlemlerimle örtüşen tespitler de bulundu öğretmenleri. Görüşmenin sonrasında saate baktım okulun bitiş saatine daha bir saat var. Bahçeye salıyım kendimi güneş alıyım biraz öğrenci ruhunu içime çekiyim istedim. Orada geçirdiğim 1 saat beni çok etkiledi. Yan masamda bir grup öğrenci yabancı ingilizce öğretmenleriyle bir proje hazırlıyorlardı. Kadının kucağında kedi, kahkahalar atarak ama bir yandan da mesafeyi korumaya çalışarak sohbet ediyor öğrencileriyle. Hepsi kız olan öğrenci grubu birbirinden şeker, yanaklarından öpesim geldi, o ne girişkenlik, o ne ingilizce konuşmalar. Ben Anadolu Lisesi mezunuyum fakat bu kadar da girişken değildik biz yani, hocalarımızla böylesine arkadaş gibi olamadık hiç. Keşke olabilseydik, ne güzel bir götüntüydü size anlatamam, hissettirdiği dinamizm ve özgülük duygusu beni yeniden şarj etti resmen.
Yani şu özel okullara ödediğimiz paralar gerçekten servet niteliğinde, bu konuya hiç girmeyeyim, ama okul seçimi konusunda emin olabilmek çok önemli. Gönül isterdi ki hepsi birbiri ile aynı nitelikte devlet okullarına gidebilse çocuklarımız, varımızı yoğumuzu vermek zorunda kalmadan okutabilsek ama malesef koşullar böyle. Bu koşullarda da aile kültürünüze en yakın, kriterlerinize en uygun okulu bulabilmek önem kazanıyor.
Ben yan masadaki öğrencilerin konuşmalarında, gülüşmelerinde, tartışmalarında kendimi kaybetmişken bir bakarım ki bizimkilerin sınıfı bahçeye çıkmış hem ikindi kahvaltılarını yapmak hem de oynamak için. Doğa beni görmesin diye bir yandan kendimi nerelere saklayacağımı bilemeden bir süre sonra bıraktım kendimi ve öylece izledim pisimi uzaktan. Ne acayip geldi uzaktan görmek kendi çocuğumu okul ortamında. Hatta neden daha önce yapmamışım bunu diye de kızdım kendime. Koşturuyor, dans ediyor, kovalamaca oynuyor, arada birşeyler yiyor ama mutlu. Güneş gözlüklerimin ardından birkaç yaş süzüldü gözümden kimseler görmeden. Sonra yan masadaki kedi benim kucağıma geldi, onu severken biraz daha böğürdedim. Anladım ki bunu daha sık yapmam lazım. Daha sık okuldan almaya gelmem gerek kızımı ve onun ortamının havasını içime çekmem gerek.
Okuldan gelirken taksiden biraz geride indik veterinere uğramak için. Pamuk’a kum alma bahanesi ile köpek sevelim dedik. Dünya güzeli köpekler var birkaç haftadır bizim veterinerde misafir. Doğa deliriyor onlara, haftanın minimum 4 günü köpek sevme ziyaretindeyiz. Hadi birini alalım eve götürelim desem biliyorum Doğa dünden razı. Aslında çaktırmıyorum ama benim de içim gidiyor. Fakat bizim evin kraliçesi Pamuk barındırmaz evde köpek falan, kaldı ki apartman dairesinde bakımı çok zor. Mıncırdık, sevdik, besledik, kumumuzu da aldık geldik eve. Gece yatmadan önce “senin beni almaya gelmene bayılıyorum” dedi. Ve ben yine böğürdedim onu uyuturken, karanlıkta görmedi göz yaşlarımı.

Onun annesi olduğuma şükrettiğim an'lardan biriydi bu notu aldığım an
Çok ağlağım bugünlerde. Her yıl Doğa’nın doğumgünü yaklaşırken böyle olurum ben. Şimdi bile gözlerim doldu bu kelimeleri yazarken. Sanki her yıl doğum mucizesini baştan yaşıyor ve ona tanıklık ediyorum. Şükrediyorum tabii Allah’a bana böyle bir yavru verdiği için. Sağlıklı, mutlu olsun hiçbir şeyin önemi yok diyorum.
NOT: 6 yaşı doldurmaya pek az kala, Doğa’nın hıdırellez dileği, iki tekerlekli bisiklete binebilmek oldu. Pamuk’un ki de “Hep Doğa’nın yanında kalmak” imiş Doğa’nın söylediğine göre:)

Londra ile tanışmam BThaber’de muhabirlik yaptığım yıllardaydı. Gerek Avrupa gerekse de Amerika’da birçok farklı şehir gördüm mesleğim sayesinde. Fakat Londra’nın yeri bir başkadır bende, nedense kendimi hiç yabancı hissetmediğim, tam tersi oraya aitlik hissi ile vakit geçirdiğim bir şehirdir. Geçtiğimiz günlerde yaptığım Londra seyahatinden de yine aynı hislerle döndüm İstanbul’a. Bu defa ailem vardı yanımda ve tam tersi iş değil gezi amaçlı oradaydık. Yaklaşık 12 yıl sonra tekrar orada olmak farklı hissettirdi bana. Bir yandan insanın bakış açısının ne kadar değişebileceğini görürken, diğer taraftan da günlük hayatı özellikle de çocuklu hayatı Türkiye ile karşılaştırmadan edemedim.
En son Londra’ya Ercisson’un R380 cep telefonunun lansmanı için gitmiştim. Hatırlar mısınız bilmem, şimdiki uzaktan kumandalardan bile kalın, outdoor aktivitiler için uygun ısıya, soğuğa, çarpmaya, düşmeye dayanıklı ilk GPRS telefonuydu, yani o zamanın iyi telefonlarındandı. Ericsson ise daha o zamanlardan başlamıştı mobil medyayı konuşmaya. Oldukça etkileyici bir lansman yapmışlardı, fakat o zaman mobil dünyaya yönelik dinlediklerimiz özellikle biz Türk gazetecilere hayal gibi gelmişti. Hayalden gerçeğe dönüşen bu uygulamalara yıllar sonra Ericsson’da çalışmaya başlayınca yakınen tanık oldum. Ve şimdi görüyorum ki uzun süren toplantılar boyunca konuştuğumuz herşey öngörülerin de ötesinde gerçekleşmeye devam ediyor. Gözlemlerime göre İngilizler de cep telefonuyla konuşma ve mobil uygulamaları kullanım konusunda oldukça ilerdeler. Hemen hemen herkes i-phone kullanıyor ve metroda kindle okuyor. Fakat restoranlarda i-pad kullanan ve ebeveynlerinin telefonunda oyun oynayan çocuklar yok denecek kadar azdı. Çocuklar genellikle açık alanda parklarda oynuyorlar ya da kitapçılarda uzunca vakit geçiriyorlar.

Ahşaptan yapılmış bir korsan gemisi. İçi ıslak kum dolu çocukların oynaması için.

3 yaş çocukları için özel alan; Ağaç evler
Havanın oldukça soğuk ve yağmurlu olduğu günlerde bile parklarda kumların üstünde çıplak ayak oynayan çocuklar gördük. Zaten çocuklar yağmura ve soğuğa alışmış olsa gerek çoğu ne bere takıyor ne de şapka. Şemsiye kullanan da pek yok gibi. İngiliz anneleri gayet titiz ve temiz çocuk bakıyorlar fakat çocuklar bir o kadar da endişeden uzak bir şekilde oyun oynuyorlar. Parklar çok geniş ve çok seçenek var. Tahta salıncakta, çadırlara, içi ıslak kum dolu kocaman bir korsan gemisinden ağaç evlere kadar çok farklı oyun alanı var parklarda. Hemen oyun alanının yanı başında ise her Türk annesinin gördüğünde emimin ki şaşıracağı kadar temiz bir çocuk tuvaleti ve alt değiştirme ünitesi mevcut. Ayrıca parkların yakınında mutlaka çocuklar için sağlıklı ve pratik yemek seçenekleri de bulunuyor.
Günlük hayatın akışında ne ulaşım ne de yeme içme olarak zorlandığımız bir durum olmadı. Doğa’nın yürüyüş konusunda sıkıntı yaratmaması bizi çok rahatlattı ve ulaşımımızın neredeyse tamamını metro ile yaptık. Yemeklerde ise tabiî ki öncelik Doğa’nın sağlıklı beslenebilmesine yönelik oldu. İşte bu noktada Türkiye’yi arıyor gözünüz fakat İtalyan restoranları ve fish & chips kurtarıcımız oldu. Et ve tavuk tüketmemeye çalıştık ve en büyük sorunu süt konusunda yaşadık. Büyük marketlerden aldığımız sütlerin tadı ya su gibiydi ya da garip bir aromatik tadı vardı. Anlayacağınız süt gibi süt bulamadık. Pek bir suni geldi tatlar bize. Kahvaltı için Cafe Nero ve Le Pain Quotidien’den vazgeçemedik. Özellikle Cafe Nero, kablosuz İnternet’i, sıcak kahveleri ve güzel sandviç seçenekleriyle orada da gönlümüzde yer etti. Ama benim favorim Le Pain; Hem lezzetli hem de sağlıklı beslenmek istiyorsanız tek adres burası ve şehrin hemen hemen her noktasında var.

Covent Garden'da canlı opera eşliğinde paella
Paketlenmiş hazır gıda konusunda Amerika kadar olmasa da İngilizler de oldukça yol almış. Tabiî ki bu çok da alkışlanacak bir durum değil bana göre. Marketler insanların işten çıktığı saatlerde dolup taşıyor ve baktığınızda çoğu insan hazır paketlenmiş yemekleri tercih ediyor. Öte yandan en çok imrendiğim şey glutensiz ve organik ürünler bölümlerindeki çeşitlilik oldu. Çoğu büyük markette neredeyse apayrı büyükçe bir bölüm sadece bu ürünlere ayrılmış. Sokaklar genel anlamda temiz görünüyor ve her adım başında çöpleri ayrıştıran geri dönüşüm kutuları var. Havaalanına giderken de oldukça büyük ve detaylı bir geri dönüşüm tesisi gördük. Fakat sigara izmaritlerine bir çözüm bulunamamış. Dünyanın halledemediği en büyük sorunlardan biri bana kalırsa ve gittikçe de büyüyen bir sorun Londra’da da karşımıza çıkıyor. Çok fazla sigara içen insan var ve izmaritlerin çoğu yerlere atılıyor. Alışveriş anlamında ise kitapçılar dışında bizi cezbeden hiçbir şey olmadı. Bugün hemen hemen her marka Türkiye’de elimizin altında. Fakat birkaç katlı, içi genişçe, rahatça kitap inceleyebileceğimiz, okuyabileceğimiz kitapçılarımız neden halen yok bilemiyorum.

Tabiki elimizden şemsiyelerimiz hiç eksik olmadı.

Bugünlerde kızımız çöp kutusunun başında nöbet tutuyor. Hele ki yanlışlıkla plastik ya da camı aynı yere atıyım anında uyarıyı alıyorum. Örneğin geçenlerde yoğurt kabını atmışım kağıtların yanına. “Ben sana demedim mi..” diyerek geldi arkamdan ve başladı saymaya öğrendiklerini. Her aldığımız ürünün paketini inceliyor, geri dönüşüm işaret var mı diye kontrol ediyor. Yakında bizim apartmanın yöneticisine yollayacağım kendisini, konuşsun halletsin şu geri dönüşüm çöp kutusu sorunu da alınsın kocaman bir tane apartmanın bahçesine. Çünkü apartman görevlimiz ikna edemedi yöneticiyi.
Doğa’nın sınıfı yaklaşık 2 haftadır geri dönüşüm konusunu işliyor. Ama öyle böyle değil, sanmayın ki sadece cam, plastik, metalin ayrıştırıp atılması gerektiğini öğrendiler. Şu anda edindikleri geri dönüşüm ve geri kazanım bilgileri ile bu minnoşlar hepimize taş çıkartır. En son Doğa bu sabah, balyalardan bahsediyordu bize şaştık kaldık. Çok güzel tabiî ki yeni nesillerin bu kadar bilinçli yetişmesi fakat sorgulamadan edemiyor insan “Acaba biz yetişkinler ne kadar bilgili ve bilinçli miyiz bu konuda?” diye. Şöyle bir düşününce çok yakınlarıma, etrafıma baktığımda örneğin görüyorum ki çok az halen çöpünü ayrıştıranlar, pilleri, kullanılmış yağlarını biriktirip atanlar.
Minicik yürekler çırpınırken kendi gelecekleri ve dünyanın geleceği için bizler halen bugünü kurtarma ve yine sadece kendimizi düşünme derdindeyiz. Ben ki bu konuda bilgili olduğumu sanırdım, yok gerçekten de benim de bilgilerimin güncellenmesine ihtiyacım varmış meğer. Tahmininizden de daha elzem bir konu geri dönüşüm ve çöp gerçekleri. İşte size çarpıcı birkaç gerçek;
*İnsanların çoğu yalnızca yedi hafta içinde ağırlıkları kadar çöp üretiyor.
*Beş plastik meşrubat şişesinin geri dönüştürülmesiyle, kayak yapılırken giyilen bir montun iç malzemesi elde edilebilir. 26 şişenin geri dönüştürülmesiyle bütün bir kayak kıyafeti için yeterlidir.
*Bir ton kağıdın geri dönüştürülmesi 17 ağacın kesilmesini önlerken, 23 bin litre su ve bir evin beş ayda tüketeceği kadar enerjinin tasarruf edilmesini sağlar.
*Tek bir metal kutunun geri dönüştürülmesiyle bir televizyonun üç saat boyunca tüketeceği enerji tasarruf edilmiş olur.
Bu bilgileri nereden mi öğrendim? Türkiye İş Bankası Kültür yayınlarının 9-15 yaş arasına yönelik Harika Bilim Serisi’nde “Keşfedin Geri Dönüşüm” adlı kitabından. İşte çocuklarınız bunları okuyor, biliyor ve sindiriyorlar. Peki ya siz ne biliyorsunuz ya da biliyorsunuz da ne yapıyorsunuz geri dönüşüm için?
Türkiye’de yılda 20 milyon tonun üzerinde evsel atık üretiliyor. Bu atıklardan yaklaşık 2.5 milyon tonu geri kazanılıyor. Sadece 1 ton kağıt için 7 bin 600 kwh enerji harcanırken, bu rakam 1 ton geri dönüştürülmüş kağıtta 2 bin 800 kwh’a iniyor.
Doğal kaynaklarımızın hem nüfus hem de tüketimimizin artması ile azaldığı bu dönemde, bu kaynaklarımızı nasıl daha doğru kullanabiliriz buna bakmak gerek. Bunu düşünen, öngören, ona göre üretim yapan şirketlerin ürünlerini tercih etmek gerek. Bu bir bakış açısıdır, bir duruştur. Hayata karşı bu duruşumuzu korumazsak, çocuklarımıza da doğru örnek olamayacağımız kesin. Ancak bu şekilde de ekonomiye katkı sağlanabilir; Hammaddelerin azalması ve doğal kaynakların tükenmesini önleyerek.
Umarım sizler de benim gibi durumun ciddiyetinin farkına varıp gerekli önlemleri ve çalışmaları bir an önce başlatırsınız önce evinizde ve sonra da yakın çevrenizde.
İlk adım
Satın aldığımız ürünlerin ambalajlarını evlerimizde ayrı birer torbada biriktirerek, ilk adımı atmış oluruz. Biriktirdiğimiz ambalaj atıklarını, evimize en yakın ambalaj atığı konteynerine atarak geri dönüşümü başlatırız. Eğer oturduğunuz belediye sınırları içerisinde ambalaj atığı konteyneri yoksa belediyenize bu konuda başvurmalısınız. Unutmayın, “Ambalaj Atıkları Kontrolü Yönetmeliği” doğrultusunda; il ve ilçe belediyeleri, ambalaj atıklarını kaynağında ayrı toplamak veya toplattırmak ile yükümlüdür. Eğer belediyenizin bu yönde bir çalışması yok ise belediyenize başvuruda bulunabilirsiniz. Belediyenizin bu yönde bir çalışması var ancak atıklarınız toplanmıyor ise, belediyenize başvurarak hangi gün ve saatlerde mahallenizde atıkların toplandığına dair bilgi almanız gerekmektedir. Çevko’nun web sitesi (www.cevko.org.tr) atıkları nasıl ayrıştıracağınız ve bireysel olarak yapabileceklerinizle ilgili çok bilgilendirici.
Çöplerin yaşam süreleri
Cam şişe: yaklaşık 4000 yıl
İzmarit: yaklaşık 3 ay
Kağıt: yaklaşık 3 ay
Ciklet: yaklaşık 5 yıl
Tahta: 15 yıl
Alüminyum: 10-100 Yıl
Plastik şişe: 100-1000 Yıl
Plastik kartlar (Kredi kartı, PVC…vs.): 1000 Yıl
Atık Değerlendirme Başvuru Merkezleri
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
İSTAÇ AŞ. (İBB İstanbul Çevre Koruma ve Atık Maddeleri Değerlendirme San. Ve Tic. A.Ş.)
Şişecam
Ankara Valiliği Çevre Koruma Vakfı
ÇEVKO (Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarının Değerlendirme Vakfı)
TC Çevre ve Orman Bakanlığı
Çevre ve Orman Bakanlığı İstanbul İl Çevre Müdürlüğü
Deniz Temiz / Turmepa
Çevre ve Orman Bakanlığı Antalya İl Çevre Müdürlüğü
Çevre ve Orman Bakanlığı Bursa İl Çevre Müdürlüğü
Yeşil Adımlar Çevre Eğitim Derneği

Doğa geçenlerde okuldan geldi, servisten indi ve asansörde şöyle dedi; “Çok seksiydik biz bugün”. Öyle bir aceleyle söyledi ki bunu adeta heyecanlıydı öğrendiği bu yeni kelimeyi bana söylemek için. Belli ki değişik birşey olduğunun farkında ama tam olarak ne olduğunu da anlayabilmiş değil. Bir yandan kikirdiyor.
İrkildim. Evet o an tüylerim ürperdi. Henüz Mayıs ayında 6 yaşında olacak minicik kızım bana seksi olduğunu söylüyor. Bir yandan da soğukkanlılığımı koruyabilmek adına suratımda mimik yapmamaya çalışarak ilk olarak “yeni bir kelime öğrenmişsin sanırım” diyebildim. Beni tanıyanlar bilir mimiklerim çok nettir yani kızgınsam o an kızgın değilmişim gibi yapamam ya da bir şeye canım sıkkınsa mutlu rolü yapamam. Neysem oyumdur. Yani yüzüme olduğu gibi yansır içimdeki hislerim. Ama bu defa gerçekten zorladım kendimi şaşkın görünmemek için. Neyse ki çabuk toparladım ve gayet tepkisiz bir şekilde aldım karşıma anlattım. Bu kelimenin yetişkinler için olduğunu, kendi ve yaşıtları için ancak süslü denilebileceğini söyledim. O da bu kelimeyi bir arkadaşından duyduğunu aslında kendi kullandığı süslü kelimesi ile aynı olduğunu sandığını söyledi. Tekrar tekrar anlattım ta ki anladığından emin olana kadar.
Ertesi gün içim rahat etmedi okulu aradım. Sınıf içinde kızlar arasında bu şekil diyaloglar geçtiğinden bahsettim. Aldığım yanıt bu durumun çok normal olduğu, çocuğun bunu heryerden duyabileceğiydi. Bir de uyarıldım “aman sakın çok tepki vermeyin ters teper” diye. Çok tepki vermek yapabileceğim en son şeydi evet. Hatta “aaaa” şeklinde bir şaşkınlık ifadesi bile çok çekici ve kullanılabilir kılabilirdi o kelimeyi.
Fakat ben halen bu durumun çok normal olduğunu düşünemiyorum ne yazık ki. 5,5-6 yaşlarında bir kız çocuğu seksi kelimesini nereden duyar söyleyin bana. İki seçenek geliyor aklıma; tv ya da yetişkinler arasındaki diyaloglar. Fakat bizler ebeveynler olarak ciddi anlamda sorumluyuz ve olmalıyız bu 2 şeçenekte de. Yani eğer çocuğumuza yetişkin programları ya da yaşına uygun olmayan çizgi filmler izletiyorsak, onun yanında anlamlandıramayacağı sohbetler ediyorsak lütfen tekrar düşünelim. Çok şeyi yanlış yapıyoruz bugünlerde bence, çocuklarımızı çocuk gibi büyütmüyoruz. Minik kadınlar, şiddet dolu minik adamlar görüyorum ben etrafımda. Çocukça ağlayanlar ya ceza ya da ödülle bir şekilde zorla susturuluyor. Her biri kapaktan fırlamış gibi giyinen, eteği kirlenmesin, saçı bozulmasın diye oyun oynamayan kız çocukları, restoranlarda ipad ile hipnotize olmuş hiç konuşmayan oğlan çocukları görüyorum.
Halen anlayamadınız mı şu an yaşadığınız her ne varsa çoğu çocukluğunuza dair kayıtlarınızdan gelenler sonucu oluyor. Neden bu kadar hafife alıyorsunuz bir çocuk büyütmeyi?
Normal diyip geçemiyorum işte… normal mi sizce?
